x

Karoşi’nin hatırlattıkları - Karin Karakaşlı

e-Posta Yazdır PDF
Allegra Pacheco, metro istasyonlarında ellerinde iş çantaları, üzerlerinde takım elbiseleri olduğu halde öylece yere yığılıp kalmış insanları filme çekmiş. Etraflarını tıpkı suçun vuku bulduğu yerde, cesetlere yapıldığı üzere beyaz çizgilerle çizerek. Yani, yaşayan ölülüklerini haykırarak dünyaya. Bir de hayatın yansıtıcısı dilin bu durum için saptadığı bir kelimeyi, hatırlatarak: karoşi; intihar ya da ani ölüm şeklinde beliren, fazla mesai ölümü.
 
Yıllar önce Tokyo ile ilgili bir haber okuduğumu hatırlıyorum. Japonya’nın başkentinde kiralar çok yükseldiği için pek çok çalışan şehrin banliyölerinde ev tutmak zorunda kalıyormuş. Sabah inanılmaz erken saatlerde başlayan mesaiye yetişmek için ve gün sonunda söz konusu minik dairelere fiilen ancak gece yarısı varabileceklerinden başkentin ortasında birtakım özel konaklama tesisleri kurulmuş. Beni dehşete düşüren ve o günden beri gözümün önünden gitmeyen fotoğrafta bu mekânın ‘odaları’ görünüyordu. Morg çekmecelerini gözünüzün önüne getirin, ön kısmına da çamaşır makinelerinin yuvarlak kapaklarından birini yerleştirin; işte size çalışanların kaldığı odalar. Yatay olarak girdiğiniz bu delikten delirmeden çıkarsanız, haftanın beş gününü tamamlayıp hafta sonu ‘evinize’ varmanız mümkündü, ev her neresiyse.

Bu fotoğrafı yeniden hatırladım, belleğimde kazılı derinliklerinden çıkardım çünkü sanki devam filmi gibi yenileri geldi. Bu sefer de yıllar sonra Kosta Rikalı belgeselci Allegra Pacheco’nun çalışması aylıklı çalışanların kabullendikleri o kadere odaklanıyordu. “Aylıklı çalışan, birey olarak her şeyini şirketi için feda eden kişidir” düsturuna sorgulamaksızın teslim olanı.

OLAY MAHALLİ

Konserve sardalye misali metrolar, sekiz saat mesai, üzerine dört saat ücretsiz hizmet, patron ve iş arkadaşlarıyla akşam yemeği… Kendine ve özeline alan bırakmayan, otomatiğe bağlanmış bir hayat…. Allegra Pacheco, metro istasyonlarında ellerinde iş çantaları, üzerlerinde takım elbiseleri olduğu halde öylece yere yığılıp kalmış insanları filme çekmiş. Etraflarını tıpkı suçun vuku bulduğu yerde, cesetlere yapıldığı üzere beyaz çizgilerle çizerek. Yani, yaşayan ölülüklerini haykırarak dünyaya. Bir de hayatın yansıtıcısı dilin bu durum için saptadığı bir kelimeyi, hatırlatarak: karoşi; intihar ya da ani ölüm şeklinde beliren, fazla mesai ölümü.

Japonya’nın resmi yayın kuruluşu NHK’de çalışan 31 yaşındaki Miwa Sado’nun bir ay içinde 159 saat mesai yapmasının ardından kalp krizi geçirerek ölmesi, 24 yaşındaki Matsuri Takahashi adlı kadının sosyal medya aracılığı ile paylaştığı gönderisinde “hem fiziksel hem de zihinsel olarak tükenmiş” olduğunu yazarak son bir ayda 105 saat fazla mesai yaptığı reklam şirketinin binasından atlayıp intihar etmesi, basına yansımış, hükümeti duruma dönük açıklamaya zorlamış iki güncel vaka. Ancak bir şey kanıksanmışsa, karşı mücadele vermenin zorluğu ortada. Önce bu durumun katlanılmaz olduğunu, insan onuruna aykırılığını, saçmalığını, zulmünü ifşa etmek gerek.

Gazetecilik, yazarlık ve sanatın diğer dalları tam da bunun için var: en dibini göstermek için mesafelenmemizi sağlamaya, sorgulamadığımız durumu çerçeveleyip duvarımıza asmaya. Ta ki inkâr edilemez oluncaya kadar.

MESAFEDEN BAKILAN DİP NOKTA

İnsanı kendi bireyliğinden vazgeçerek, kişiliğini, biricik varlığını unutup bir yığının parçası kılan bütün ideolojilerde insana kanıksatılan katlanılmaz bir şeyler var. Vahşi, güya “global” neokapitalizmin de faşizmin de kısa hikâyesi bu. İnsanı kimi zaman akıl almaz ülküler ya da ölümcül hedefler uğruna tüketilebilir, son tarihli bir mala ya da korku ve zulüm eşliğinde çarkın dişlisine dönüştüren sistem.

Derken birileri çıkar tıpkı Allegra Pacheco’nun yaptığı gibi meselenin etrafını beyaz çizgilerle çizer. Ölen bir şeyleri ve bunun sineye çekilmemesi gerektiğini gösterir. Sadece öyle işaret ederek.

Japonya’daki aşırı mesai faciasının bende tetiklediği başka şeyler var elbette. Ne zamandır her günümüze yayılan ve kabullenmesi, katlanması mümkün olmayan diğer şeyler. Zaten hiç aklımdan çıkmayan. Sadece barış ve hakikat isteyenlerin; HDPli eş genel başkanların, milletvekillerinin, gazetecilerin, seçilmiş belediye eş genel başkanlarının, avukatların, insan hakları savunucularının maruz kaldığı sürek avı gibi. Onu bıraktılar, bunu aldılar diye süregiden sinir savaşı mücadelesi. Sanki günlük hayata böyle bir damar dahil olabilirmiş gibi. Murat Çelikkan ve Büyükada toplantısında komplo ve iftiralarla tutuklanan insan hakları savunucuları tahliye olurken, ömrünü sivil toplum çalışmalarına adamış Osman Kavala’nın göz altına alınması. “Gazetecilik suç değildir, tecavüz suçtur, unutursak kalbimiz kurusun” sloganlarıyla dolması gibi yine dört bir yanın.

Hiçbir slogana sığıştırılamayacak günlerden geçiyoruz. Akıl sağlığını sınayan zamanlardan. Böyle bir dönemde hakikat, her zamankinden de hayatidir. Yoksa sana seni unuttururlar. Yaşayan bir ölüye dönersin. Ölü diye bizim çevremize de çizgi çekerler tebeşirle. Çünkü yaşamak sadece nefes almak değil. Ve katlanılmaz şeylere isim bulmak da değil. Çünkü yaşanılması yanlış olan şeylerin sözü, gerekçesi, maskesi de olmamalı.

Hakikat hep çıplaktır.