x

175 yıl öncesinin Paris’inden işçi manzaraları… - Emre Gürcanlı

e-Posta Yazdır PDF
“Aylak yaşamak istediğimiz söyleniyor… Bu doğru değil! Yaşamak için çalışmak istiyoruz, bize çamur atanlardan daha çok çalışıyoruz. Ama bazen iş olmuyor, bazen çok uzun oluyor, bizi öldürüyor ya da sağlığımızı bozuyor. Ücretler hayati ihtiyaçlarımızı karşılamada yetersiz kalıyor. Yetersiz ücretler, işsizlik, hastalık, vergiler, erken gelen yaşlılık, bizi sefalete sürüklüyor. Pek çoğumuz için hayat korkunç. Ne bizim de de çocuklarımızın bir geleceği var. Bu yaşamak değil! Oysa her şeyi biz üretiyoruz. Biz olmadan zenginlerin hiçbir şeyi olmazdı ya da yiyecek içecek ekmek, giysi, eşya ya da kalacak yer için çalışmak zorunda kalırlardı. Bu haksızlık! Farklı bir işçi örgütü istiyoruz, bu nedenle komünistiz.”*

Bu satırlar bu aralar İstanbul’da bir vardiya çıkışı işçilere dağıtılan bir broşürden veya bir sendika broşüründen alıntı değil. 1842 tarihinde binin üzerinde Parisli işçinin imzaladığı Le Populaire gazetesinde yayınlanan bir bildiri.

“Paris insanların dünyada hiçbir yerde çalışmadığı kadar çalıştığı bir kent… Taşradan Paris’e gelen işçiler her zaman kalmıyorlar, çünkü geçinmek için çok çalışmak gerekiyor… Paris’te parça başı ücretle işleyen bazı iş kolları var, buralarda yirmi yıl çalışan bir işçi sakatlanır ve tükenir, tabii hayatta kalması şartıyla”*

O yıllarda işçi sınıfının çalışma koşullarını ortaya koyan pek çok yapıt vardı. Biz Engels’in “İngiltere’de İşçi Sınıfı’nın Durumu” kitabını biliriz, Türkçe’ye defalarca çevrilmiş sayısız kez referans olarak gösterilmiştir. Engels 24 yaşındayken, 1845 yılında yazdığı bu kitapla kapitalizmin insan bedenini de nasıl yok ettiğini çarpıcı veriler, istatistikler ve gözlemler ışığında anlatır. Ancak o yıllara dair işçi sınıfının sağlığı ve güvenliği konusunda başka yapıtlar da vardır. Örneğin Villerme’nin Fransız tekstli endüstrisinde işçileri koşulları üzerine olan araştırması da yazıldığı dönemde geniş bir okur kitlesi bulmuştur. Ama çok farklı ve özgün bir kişi olan Flora Tristan’ı anmadan olmaz. Flora Tristan’ın Londra Gezisi: 1830’larda Londra Yaşamına İlişkin Bir Araştırma (Flora Tristan's London journal : a survey of London life in the 1830s) kitabı yine aynı dönemin ürünüdür. Engels gibi Tristan da, hatta Engels’ten çok daha fazla kişiyle birebir yüz yüze görüşerek, İngiltere’de işçi sınıfının gerek yaşam koşulları gerekse de işçi sağlığı ve iş güvenliği açısından durumunu anlatan bu çarpıcı kitabı yazmıştır (bu kitabın ayrıntılı değerlendirmesini ilerleyen haftalarda yapacağım). Peki Londra’yı “gezen” ama bize neleri anlatmıştır?

“1839 Martında İngiltere’ ye gitti ve Ağustos ayına kadar orada kaldı. Fabrikalar, gecekondu semtleri ve meyhanelerde röportajlar yaptı. Anna Wheer’ le tanışması, ona hapishanelerin, akıl hastanelerinin kapılarını açtı. İngiltere hakkında yazdığı kitapta, (Londra’ da Gezintiler) varlıklı aristokratları, fabrika sahiplerini betimler; bunlarla işçi mahallelerindeki sefalet arasındaki korkunç çelişkiyi vurgulayarak gösterir. Flora Tristan kitabında İngiliz ücretli işçilerin hayatını, yaşam koşullarını, kadınları ve çocukları anlatıyor. Proleterlerin çocuklarının sefaleti, büyüklerinkini aşıyor. Çocuklar çok kez altı yaşından sonra fabrikalarda, günde on iki, on dört saat çalıştırılıyorlar. Evsiz ve açların sayısı çok, sosyal yardımın yok denecek kadar az olması yüzünden, genç kızların yaşama şansı ancak fuhuş sayesinde olanaklı olabiliyor.”**

Flora Tristan, 1803 yılında Paris’te dünyaya gelir, kadının ve işçi sınıfının özgürlüğü, siyasi hakları ve toplumsal rolü üzerine tartışan yazan, bazı kaynaklara göre “modern feminizmin öncüsü”dür. Tristan, dul bir kadın olarak Britanya burjuvalarının ve aristokratlarının eşlerine hizmetçilik yapar ve bunun yardımıyla da pek çok yeri görme, dolaşma şansı bulur.

Flora Tristan aynı zamanda bir şiddet mağduru kadındır. 175 yıl önce işçi sınıfının yaşam ve çalışma koşulları ile bugünkü arasında benzerlikler farklılıklardan fazlaysa, kadına dönük şiddet de hemen hemen aynıdır, okumuş, aydın bir kadın olmanız bir şeyi değiştirmemektedir. Eşi Andre Chazal onu göğsünden kurşunlar ve Tristan ağır yaralanır.

“Bu olayın ardından Flora Tristan boşanma hakkının yasal olması için kalemini çekinmeden konuşturur. Sosyalist çevrelerde ve feminist gruplarda konuşmalar yapar. Sorunlu evliliklerin kadına yükü, kadının ekonomik olarak erkeğe bağımlılığı, kadınların eğitim hakları gibi konularda çeşitli broşürler çıkarır. Mephis, Londra Gezisi, İşçilerin Hakları adlı kitapları yayınlanır. Flora Tristan kısacık ömrünü öncelikle kendisi olmak üzere, tüm kadınların yasal haklarını elde etmesine adar.  Ne yazık ki hayatının en verimli çağında henüz kırklı yaşlarındayken 14 Kasım 1844’de beyin kanamasından vefat eder.” ***

“Sanayide bize pek az meslek seçeneği sunulmaktadır. Kabul edilir bütün işler erkekler tarafından yapılmakta, geriye hayatta kalmaya ancak yetecek kadar ücret veren işler kalıyor. Bir işi yapabildiğimizi anladıklarında erkekler kadar kazanmamamız için hemen ücretleri indiriyorlar”*

Aileyi kutsal sayan, kadınını yerinin erkeğin egemenliği altında olduğu evi gösteren çağdaşı sosyalist Proudhon’un aksine Tristan kadınların eğitimi ve özgürleşmesinin işçi sınıfından erkeğin özgürlüğü için zorunlu bir koşul olduğunu söylemektedir.

Tristan, atanamayan öğretmenlerden, Çin’deki Foxxcon işçilerine, borç sarmalında bulunan işçilerden işyerinde baskı, taciz ve/veya “mobbing” kurbanı olan kadın işçilere kadar ciddi olgu haline gelmiş işçi intiharları konusuna da “İşçilerin Birliği” yapıtında değinmiştir. Ona göre işçiler için çoğu durumda iki seçenek vardır, ya hırsızlık yapmak ya da intihar etmek. İşçiler bugün kredi kartı borçlarıyla nasıl yaşıyorlarsa, 1852 sonrası Bonaparte dönemi Paris’inde de kentsel “dönüşüm” ve emek süreçlerindeki hızlı değişim yüzünden sürekli borçlanmakta, daha uzak mesafelerden işlerine gitmekte, daha uzun süre çalışmakta, daha az ücret alıp, daha fazla kira vermekte daha fazla sermayeye bağımlı olmaktadır.

Yine aynı yıllara bakalım. Pek çok romanının yanısıra maden işçilerinin yaşamlarını ve mücadelelerini anlattığı Germinal romanı (ve tabii ki kitlelerce tanınmasını sağlayan filmi) ile biliriz Zola’yı. Zola’nın enfes tasvirleri, dönemin işçi sınıfının çalışma koşullarını ders niteliğinde anlatmaktadır. Maden işçilerinin işçi sağlığı ve iş güvenliği koşullarını anlatmanın yanısıra şaşkınlık verici bir şekilde incecik, narin lüks malların, ziynet eşyalarının yapım sürecini anlatır Meyhane’de:

“İşçiler; istenen kalınlığı sağlamak için teli ilkin haddeden geçiriyorlar, bu işler sırasında kopmaması için de beş altı kez ateşte kızdırıyorlardı. Bu iş büyük güç gerektirmesine rağmen karısı tarafından yapılır çünkü aynı zamanda sağlam bir bilek gerekir ve Lorilleux korkunç öksürük krizlerine girer. İkisi de nispeten geçtir ama yorucu ve çetin iş sistemi yüzünden bitik bir görünümleri vardır.”*

Neredeyse yarısını inşaat işçilerinin oluşturduğu 3. Bonaparte dönemi Paris’inde en ölümcül işler arasında sanılanın aksine inşaat değil, küçük imalathanelerdeki pek çok farklı “pis” iş vardır. Bunlardan birisi de fondöten imalatıdır, sokakta işsiz dolaşan işçilerin dahi çalışmaktan kaçınacağı, Paris’e daha yeni göç eden işçilerin hasbelkader girdiği ölümcül bir üretimdir, kısa sürede işçiler arasında kötü ünü yayılmıştır.* Bu sağlıksız işçiler, İmparatorluk döneminin yoğun baskısı altında, kendilerine has direniş ve örgütlenme pratikleri yaratmışlar ve daha yirmi yıl olmadan insanlığın en büyük deneyimlerinden birisi olan Paris Komünü’nü gerçekleştireceklerdir. Ama Komünü insanlığa armağan eden işçilerin fotoğrafları çok çarpıcıdır, görünümleri sağlıksız, eciş bücüş, ergenliğini tamamlamamış gençleri andırırlar. O dönemin çalışma koşullarını anlamak için fotoğraflarına bile bakmak yeterlidir.

O yıllardaki yaygın deyiş bugün de geçerlidir: “emekçi için yaşamak ölmemektir”

Kaynaklar

*Harvey, D. Paris Modernite’nin Başkenti. Sel Yayınları, 2013. İkinci Baskı

** https://sendika62.org/2002/11/flora-tristan-1803-1844-onur-yilmaz/

***https://serapcakir.wordpress.com/2010/11/14/1800%E2%80%99lerin-paris%E2%80%99inden-farkli-miyiz