x

İHD Çocuk Hakları Komisyonu 1. Çocuk Hakları Sempozyumu

e-Posta Yazdır PDF
1.Gün: İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Çocuk Hakları Komisyonu'nun "Ben Çocuğum Haklarım Var" teması ile düzenlediği I. Çocuk Hakları Sempozyumu dün (10 Haziran) başladı.

Sempozyumun ilk oturumu “Türkiye’de Çocuk İşçiliği” üzerine yapıldı. Doç. Dr. Pınar Uyan Semerci “Mevsimlik Tarımda Çocuk İşçiliği”, Sosyolog Ayşe Tepe Doğan ise “Bir Çocuk Hakkı İhlali; Ev İçi Çocuk İşçiliği” başlıklarıyla sunumlarını yaptı.

Semerci: Ev içi bakım yükü de çocuk işçiliğin parçası

Çocuk işçiliğinin algıda bir problem olarak görülmediğini belirten Semerci, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerinin en son 2012 yılında alındığını ve aradan geçen beş yılda sayılarda ciddi oranlarda değişimler olduğunu söyledi.

Semerci, TÜİK’in çok acilen veri toplaması gerektiğini vurgularken son beş yılda Türkiye’ye üç milyondan fazla Suriyeli geldiğini ve yarısından fazlasının çocuk olduğunu kaydetti. Ancak gerçek ve sağlıklı verilerle çözüme dair tartışmaya başlanabileceğini söyledi:

“Yasal düzenlemenin var olmasıyla uygulamaların arasında ne yazık ki fark var. Aileleri çocuk işçiliğinin olmasına zorlayan şartlarla ilgili bir düzenleme yapılmadan bir şeyleri değiştirmek çok da mümkün değil. Tüm aileler çocuğu için en iyi şartları istiyorlar. O zaman ne tür şartların aileleri çocuğunu çalışır durumda bırakmak zorunda kıldığına bakmak gerekiyor. Denetim mekanizmasının yanında aileye de başka bir destek sağlanmalı.

“Çocuk işçiliği dediğimizde ev içi bakım yükü altında ve özellikle toplumsal cinsiyet rolü açısından kız çocuklarının durumu gerçekten dramatik. Anneler şehir yoksulluğu içinde çalışmak zorunda kaldığında genç kızlar ya da daha çocuk yaştakiler kardeş veya ev içi bakımı üstleniyorlar. Ev içi bakım yükü de çocuk işçiliğin bir parçasıdır. Özellikle kadın çalışmalarında ele aldığımız çifte mesai kavramını çocuklar çok erken yaşta yaşamaya başlıyorlar”

“Mevsimlik Tarımda Çocuk İşçiliği”

Semerci konuşmasına Adana'da “mevsimlik tarımda çocuk işçiliği” başlığıyla yaptıkları saha çalışmasının aktarımlarıyla devam etti. Adana'da bu işi yapanların yüzde 37’sinin kalıcı olduğunu belirten Semerci, ailelerin çadırda veya çok kötü kulübelerde kaldıklarını söyledi.

Semerci’nin aktarımlarına göre, çalışma Adana’nın Yüreğir-Kadıköy, Karataş-Karagöçer, Karataş-Tuzla olmak üzere üç bölgesinde yapıldı.

Çalışmada yapılan “hane halkı anketi” ile 901'i çocuk olmak üzere dört bin kişi hakkında veri toplandı. Ayrıca 333 tane çocuk anketi yapıldı.

Çadır yerlerinde annelerle yapılan mülakatlar ve odaklar, çocuklarla yapılan mülakatlar ve odaklardan oluşan çalışmalarda, çocukların sağlık, maddi durum, eğitim, ev, çevre, risk ve güvenlik gibi başlıklar altında durumları ailelerin durumlarıyla bağlantılı olarak incelendi.

Ailelerin kaldığı çadırlarda Suriyeliler de kalıyor. Kendi çalışmalarını Türkiyelilerle yaptıklarını söyleyen Semerci, Suriyeliler için “tarımda istenildiği gibi çalışabilir bir durum” olduğunu ve dolayısıyla onların da mevsimlik tarım işinde oldukça yoğun çalıştıklarını belirtti.

"Bu kadar enformel ve kayıt dışı olan bir yerde çalışma koşullarının ne kadar keskin ve belirli şartlarla işlediğini görmek bu anketlerle mümkün oluyor."

Bölgede yüzde altmış civarında genç ve çocuk var. Hane büyüklüğü ortalama yedi kişi. Ortalama çocuk sayısı da dört.  Adana'nın ticari değeri çok yüksek olmayan ve 12 ay süren bir tarım dönemi var. Çocukların yüzde doksana yakını yedi gün ve her gün 11 saatten fazla çalışıyor. Minimum 9 saat çalışma koşulları var. Semerci bütün bu oranların kayıt dışılığına rağmen tarlaya gelirken kullanılan araca kadar birçok koşulun yüzde 97 oranında aynı olduğunu belirtiyor.

Ayrıca Semerci’nin verdiği bilgilere göre, kamp yerlerinde çocuklar için uygun ders çalışma ortamı yok. Bu nedenle çocukların çoğunluğu eğitimine devam edemiyor:

"Tarlaların çocukların çalışmasına dayanan bir politik ekonomisi var. Tarlaya denetimi götürdüğümüzde, çocukların çalışmaması için baskı uyguladığımızda bu ailelerin hayatta kalması için başka alternatif destek mekanizması yaratmamız lazım. Özellikle tarla sahipleri açısından sadece denetleyerek ya da bilinci yükselterek bir şeyi değiştiremeyiz.

“Aileler bunca çalışmaya, emeğe rağmen yoksulluk ve yoksunluk içerisindeler. Minimal ihtiyaçlar dahi karşılanamıyor. Emek yoğunluğunun bu kadar yoğun olduğu alanda yaşam koşulları gayri insani. Yasal düzenleme var ve bunun uygulamaya geçmesi bunun da sosyal politikalarla desteklenmesi gerekiyor.”

Doğan: Çocuk emeği ev içine kayıyor

Doğan, Başar Kültür ve Sanat Vakfı olarak gerçekleştirdikleri “ev içi çocuk işçiliği” saha araştırmasının sunumunu yaptı:

"Çocuk emeği son yıllarda ciddi anlamda ev içine kayıyor. Ev içine ücret karşılığı alınan işlerde de çocukların çalıştırılması da ev içi çocuk işçiliği olarak değerlendirilebilir. Biz çalışmamızda ev içi emeğin bu kısmına odaklandık.

“İçine girdikçe çocuğun ev halinin de ne kadar vahim durumda olduğunu gördük. Çocuk kendisine ait olması gereken bir zamanda ve gelişimini etkileyecek şekilde çalıştırılıyor.”

Doğan’ın aktarımlarına göre, İstanbul'un Üsküdar ve Şişli ilçelerinde yapılan araştırmada 193 anket yapıldı. Yaş ortalaması 33-38 yaş aralığında tamamı kadın olan kişilerin katılımı sağlandı.

Araştırmada görüşülen aileler genel olarak asgari sınırın altında yaşıyor. Doğan, çocuklar ev içinde çalışıyor mu diye sorulduğunda ailelerin çekimser davrandıklarını belirtiyor. Ailelerin çocuklara yaşlı bakımı vs. yaptırdıklarını bilerek oraya gittiklerini söyleyen Doğan ailelerin bu bilgiyi anket esnasında reddettiğini kaydediyor.

Ayrıca aileler ev içindeki işleri çalışmaları işçilik olarak değerlendirmiyor ve kız çocukları ev içinde erkek çocuklardan yedi kat daha fazla çalıştırılıyor. Yaş aralığında ise kız çocukları arasında 13-15, erkek çocuklarda 11-15 aralığında çalışma daha yoğun.

Eğitim durumunda kız çocuklarının çoğu liseye kadar gidebiliyor ancak üniversiteye gitme oranları daha düşük. Ailelerin yüzde 45 civarında kısmı çocukların ev içerisinde çalıştırılmasından memnun ve bunun onların gelişmelerini etkilemediğini düşünüyorlar. Ayrıca ailelere çocuğun işi yapmadığında ne yapacakları sorulduğunda, çok büyük bir oran cevap vermiyor. Çocuklar ise genelde kendilerini sorumlu hissederek çalışıyor.

Doğan'ın verdiği bilgiler arasında yer alan başka bir veri, ev içinde çocuklarını çalıştıran ailelerin yüzde 76'sı çocuk işçiliğinin yasaklanmasını istiyor. (TP/BK)
 
2.Gün: İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Çocuk Hakları Komisyonu'nun "Ben Çocuğum Haklarım Var" teması ile düzenlediği iki gün sürecek olan Çocuk Hakları Sempozyumu  dün (10 Haziran) başladı.

Sempozyumun “Çocuk İşçiliği” başlıklı ilk oturumundan sonra “Mülteci Çocuklar” başlığıyla ikinci oturum yapıldı.

Araştırmacı Sema Karaca “mülteci çocuklar ve eğitim hakkı”, Nuran Kızılkan “mülteci çocukların korunması”, Yrd. Doç. Dr. Elif Göçek ise “çocuk, savaş ve travma” başlıklarıyla bu oturumda konuşmalarını yaptılar.

Karaca: Hepimiz taşın altına elimizi koymalıyız

Mülteci çocuklar ve eğitim hakkını anlatan Araştırmacı Sema Karaca, çocukların ciddi oranlarda çalıştığını, maddi durumun eğitimlerinin önünde büyük bir engel olduğunu ancak ebeveynlerin psikolojisinin de çocukları çok büyük oranda etkilediğini söyledi:

“Türkiye’deki 3,3 milyon mülteci içinde yaklaşık 1 milyona aşkın çocuk bulunuyor. Okul çağındaki çocukların sayısı ise, geçici koruma altındaki Suriyeli çocuklarda 830 bin, uluslararası koruma başvuru veya statü sahipleri arasında 42 bin civarında.

“Geçici koruma altındaki Suriyeli çocuklardan Türk okullarına kayıtlı olanların sayısı 172 bin. Türkiye’de ayrıca Suriyeli öğretmenler tarafından kurulmuş 200 civarında geçici eğitim merkezleri var ve kayıtlı olan çocuk sayısı 325 bin. Buralarda eşit olmayan koşullarda iki farklı eğitim süreci işliyor.

“Birçok kişi çocuklarının mültecilerle konuşmasını ve arkadaşlık etmelerini istemiyor. Çocuğun okula devamı için gerekli fiziksel ve psikolojik koşulları sağlamak mülteci aileler için de maalesef çok zor. Ailelerin çocuklarını okula gönderememelerinin nedenleri arasında ‘psikolojileri çok kötü, bir elma, bir paket süt bile çantalarına koyamıyoruz’ gibi sebepler yer alıyor.

“Okula giden çocukların kimisinin kalemtıraşı bile yok. Okula gitse bile döndüğünde ders çalışacak fiziki bir ortamı yok. Bu da çocuğun eğitim hakkının önündeki engeldir.

“Artık birlikte yaşayacağız ve bu gerçeklikten kaçış yok. Gerçekten çok kıymetli insanlarla bir aradayız. Bu nedenle bu insanlara yeni imkanlar sağlamak için hepimizin taşın altına elimizi koymamız lazım.”

Kızılkan: Çocukların hakları diğer haklardan üstün tutulmalı

Mavi Kalem Derneği üyesi Nuran Kızılkan “mülteci çocukların korunması ve sağlıklı gelişim hakkı” başlığı altında konuşmasını yaptı.

Kızılkan, Suriyeli mültecilerin yanında Türkiye’ye göçle gelenlerin de onlarla aynı mağduriyetleri yaşadıklarını belirtti:

“Çocukların eğitim, sağlık gibi temel haklarına erişimini, kendi potansiyellerini geliştirebilecek, şiddet içermeyen ortamlarda büyümelerini sağlamak gerekiyor. Kız çocukların eğitim hakkına erişim engeli olduğunda hayatlarını tehlikeye atan risklerle karşı karşıya kalıyorlar.

“Çocuk çocuktur ve çocukları ırklarla tanımlamak doğru değildir. Çocukların hakları diğer bütün haklardan üstün tutulmalıdır. Bu bir savaş meselesi ve mülteciler bu ülkeye güle oynaya gelmediler. Mesele ne zaman Suriye’ye gelse bu çocuk bile olsa nefret söylemleri ortaya çıkıyor. İnsani bir durumda olsa buna seyirci kalınıyor ve devlet de buna zemin hazırlıyor.

“Çocuk işçiliği, çocukların evlendirilmesi gibi konular normalleşmeye başladı. Çocuğa zarar veren durumlara alışmaya başladık ve bu çok endişe verici bir durum.”

Göçek: Travmalar nesilden nesile geçiyor

Yrd. Doç. Dr. Elif Göçek “Çocuk, savaş ve travma” başlığıyla sunumunu yaptı. Göçek devletleri harekete geçirenlerin bireyler olduğunu belirterek konuşulanların sadece orayla sınırlı kalmadan yayılması gerektiğini söyledi.

Göçek, konuşmasını travmayı tanımlayarak sürdürdü:

“Travma en genel tanımıyla; aniden gelişen veya süreli devam eden korku, dehşet ve çaresizlik hisleri yaratan, kişinin yaşamını, psikolojik ve fiziksel olarak yaşamın bütünlüğünü tehdit eden, kişinin günlük hayatını etkileyen olaylardır.

“Travma artık dünyanın her yerinde var ve biz bu salgınla nasıl baş edeceğimizi bilmezsek dünya olarak gidişatımız iyi değil. Çünkü beyinde ciddi değişimler yaratacak kadar bizleri etkiliyor. Öğretmenler savaşa maruz kalan çocukların normal çocuklar gibi yerinde oturmasını ve uzun uzun ders dinlemesini, yani imkansız bir şeyi istiyorlar.”

“İnsanlar duygularını düzenlemede çok zorlanıyor ve bu, çocuklarda daha fazla. Savaşa maruz kalan çocuklar sonrasında çalıştırılmaktan eğitim hakkından yoksun bırakılmaya kadar birçok olumsuzlukla karşı karşıyalar. Travmanın sonuçlarının genlere bile geçtiği düşünülünce doğru yaklaşım burada çok önemli.

“Irkçılık, ayrımcılık, yoksulluk gibi çok sıkıntılar yaşıyorlar. Travma sonrası depresyonlar, suçluluk hissi, baş dönmesi, mide bulantısı sorunları yaşıyorlar. Savaş ve göçe maruz kalan çocuklara önleyici ve koruyucu çalışmalar yapılmalıdır.

“Türkiye’de devlet savaş ve göçün etkilerini tedavi etmek için çaba sarf etmiyor. Sivil toplumların çalışması var ama yaygınlaştırılamıyor. Eğer bu sokakta dilenen küçük çocuğa el vermezseniz bir gün dünyayı karıştıran çocuk olarak karşınıza çıkabilir.” (TP/BK)