x

2. Alan Kurdi Mülteci Çalıştayı

e-Posta Yazdır PDF

 

Birlikte yaşamı kurma ve mültecilere vatandaşlık konularının tartışılacağı  Halkların Köprüsü Derneği tarafından düzenlenen 2. Alan Kurdi Mülteci Çalıştayı başladı. 

Suriyeli mültecilerin Türkiye'ye gelişi üzerinden 6 yıl geçmesine rağmen hâlâ yasal entegrasyon sürecinin başlamamış olması, toplum arasında kutuplaştırmayı arttırmış durumda. Türkiyeliler, artan işsizliğin ve ev kiralarının sorumlusu olarak mültecileri görürken, Suriyeliler ile Türkiyeliler arasındaki en ufak kavga Suriyelilere yönelik linç girişimine dönüşebiliyor.

Mültecilerle ilgili yaptığı çalışmalarla bilinen Halkların Köprüsü Derneği de bu sene ikincisini düzenlediği Alan Kurdi Mülteci Çalıştayı’nı entegrasyon politikalarına ayırdı. Tepekule Kongre Merkezi’nde bugün başlayan çalıştayın ana başlığı ise “Birlikte Yaşam Kurmak ve Vatandaşlık.”

Suriyeli mültecilerin de katılımcı olarak yer aldığı çalıştayda, Osmanlı’da ve Türkiye’de göç tarihi ve devletin nüfus ve iskan politikaları, Türkiye’de vatandaşlık hukuku, dünyada birlikte yaşam örnekleri, sınıfsal açıdan mülteciler ve mültecilerle birlikte yaşam kurarken Türkiye toplumunun kırılganlıkları gibi konular ele alınacak.  Konuşmaların ardından oluşturulacak çalışma grupları ile entegrasyon konusu farklı açıdan ele alınacak. Çalıştay, ikinci günün sonunda sonuç metninin okunmasıyla sona erecek. 

'MÜLTECİLERİN SİYASİ ÖZNE OLMALARI ENGELLENMEMELİDİR'

Çalıştay, Prof. Dr. Cem Terzi’nin, “Halkların Köprüsü Derneği Neden Mültecilik Statüsü ve İsteyene Vatandaşlık Hakkı Talep Ediyor?” sunumuyla başladı. Hiçbir iktidarın, en temel hak olan siyaset yapma hakkını mültecilerin ellerinden alarak, onların siyasi özne pozisyonlarını yok saymaya hakkı olmadığını ifade eden Terzi, “Bu da uluslararası düzlemde mülteci statüsünü ve konuk olunan ülkedeyse vatandaşlık hakkı elde etmeyi gerektiriyor. Bu yüzden ülkemizdeki göçmen ve mülteciler için hem mültecilik statüsünün verilmesini hem de vatandaşlık imkanının tanınmasını talep ediyoruz" dedi. 

'ŞARTLI VATANDAŞLIĞI KABUL ETMİYORUZ'

Hükümetin mültecilere şartlı vatandaşlık politikasını da kabul etmediklerini de ekleyen Terzi “Vatandaşlığa en çok ihtiyacı olanlar; aşıları yapılmayan bebeklerdir, beş yıldır her türlü merdiven altı atölyelerde kaçak olarak günde 10-12 saat, üç kuruşa çalıştırılan Suriyeli çocuklardır, yarı yevmiyeye tarlalarda mevsimlik işçilik yapan köylülerdir, Türkiyeli erkeklere kuma olarak satılan Suriyeli kadınlardır, ilaç alamayan kronik hastalardır, intihara sürüklenen LGBTİ bireylerdir" diye konuştu. 

'ENTEGRASYONDAN KASTIMIZ ASİMİLE DEĞİLDİR'

Toplumsal entegrasyondan kastlarının mültecilerin asimile edilmesi anlamına gelmediğini de vurgulayan Terzi, “Vatandaşlığın ulus devlet aidiyeti ile sınırlanmasını reddetmekle ulus devletlerin etnik ve/veya dinsel totalitarizmin uygulayıcısı olmasını reddetmiş oluyoruz. Bunun yerine ulus devleti dinamik bir bir arada yaşam iradesi için yeni gelenlerle de gönüllülükle ortaklaşabilen bir politik toplum formu olarak tanımlıyoruz" dedi. 

Terzi, konuşmasını tutuklu HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş'ın Edirne Cezaevi'nde yazdığı 'Deniz Kızı' isimli kısa öyküyü okuyarak bitirdi. 

'GEÇİCİ KORUMA STATÜTÜSÜZLÜKTÜR'

“Haklara Sahip Olma Hakkı Türkiye’de Ne Anlama Geliyor?' başlıklı sunumunu yapan barış imzacısı  akademisyenlerden Serdar Tekin de, mültecilerin dudaklarını dikerek yaptıkları eylemlere değinerek şunları söyledi: “Dudak dikme eylemleri ile sözlerinin dinlenmemesi ve dikkate alınmasını protesto ediyorlar. Hukukun kendilerinden esirgediği statüyü, kendilerinden esirgediği maskeyi kendi eliyle kendi yüzüne takıyor. Geçici koruma bir statü olarak ilan ediliyor ama bu bir statüsüzlük. Haklara sahip olma hakkının ne yadsındığı ne tanındığı bir arafta, kırılgan bölgede belirsiz bir süre belki hep kalma durumu. Bu bir hayat kuramamak demek. Kendi hayatı üstünde söz sahibi olamamak demek.” 

'ENTEGRASYON ÇİFT TARAFLI OLMALI'

Entegrasyonun çift taraflı olduğunu ifade eden Tekin, “Entegrasyon sadece mültecilerin buraya entegrasyonu değil. Türkiye toplumunun kendi entegrasyon sorunu var. Bu sorun önümüzdeki günlerde hiç olmadığı kadar siyasallaşacak. Eğer vatandaşlığa takın kalıcı statüler sağlandığı takdirde bu insanlarla nasıl bir arada yaşayacağız. Türkiye şu an bedel ve sorun biriktiriyor. Bunun çözümü için yapılması gereken kalıcı statülerin tesisi ve vatandaşlığın isteyen herkes için erişilebilir hale getirilmesidir" dedi.

 
“Birlikte yaşamı kurma ve vatandaşlık” başlığı ile gerçekleştirilen Halkların Köprüsü Derneği 2. Alan Mülteci Kurdi Çalıştayı ikinci gününde sunumlar ve atölyeler ile Tepekule Kongre Merkezi'nde devam etti. Çalıştayın ikinci gününde Suriye'deki toplumsal yaşam ve siyasetin, entegrasyon, dünyada birlikte yaşam örnekleri, sınıfsal olarak mülteci meselesi, birlikte yaşamı kurarken Türkiye toplumun kırılganlıkları konuşuldu. 

Çalıştayın Suriyeli katılımcılarından Assaad Al Alchi de “Suriye'de Toplumsal Yaşam, Kültür ve Siyaset Neydi? Türkiye'de Ne Bulduk” başlıklı bir sunum gerçekleştirdi. Suriye'nin siyasi tarihinden kesitler sunan Al Alchi,  Suriye’de devam eden savaşa ülkeyi uzun yıllar yöneten tek adam rejiminin zemin hazırladığını söyledi. Beşar Esad'ın liberal dönüşümünün de çözüm olmadığını, yeni ticari oligarklar yarattığı dile getiren Al Alchi, Suriyedeki savaşın aynı andan hem iç savaş hem ulusal savaş hem de uluslararası müdahele olduğunu da ifade etti.

'İHTİYAÇ, ÖN YARGILARIN ORTADAN KALKMASI'

Suriyelilere geldikleri ilk zamanlarda misafir perver, insancıl bir yaklaşım sergilendiğini söyleyen Al Alchi, “Zamanla Suriyelilerin sayısının artmasından kaynaklı iki sebeple gerilimler de arttı. Biri dil ve diğeri ön yargılı yaklaşım. Her iki toplumun ileri gelenleri arasındaki iletişim mümkün olmadı. İhtiyaç duyulan şey, her iki toplumun ilericilerinin bir biriyle olan iletişimi. Bu diyoloğun yaşanması için ön yargılı yaklaşımın kırılması lazım. Örneğin Suriyeliler AKP'ye oy verecek gibi. Suriyeliler de Türkiyeliler gibi çok çeşitli ve siyasi okuma yapabiliyorlar. Bu konuda Halkların Köprüsü Derneği'nin bakış açısı çok değerli" dedi. 

'GÜVENLİK ANLAYIŞI BELİRSİZLİĞİ ARTTIRDI'

Doğuş Üniversitesi'nden Akademisyen Doğuş Şimşek de, “Etegrasyon, Mülteciler ve Birlikte Yaşam” sunumuyla dünyadan birlikte yaşam örnekleri verdi. Avrupa’da özellikle 20. yüzyılın sonlarından itibaren artan göç dalgaları ile göç olgusunun ulus devlet çerçevesinde güvenlik anlayışı çerçevesinde değerlendirildiğini ifade eden Şimşek bu durumun mültecinin yaşamlarındaki belirsizliğin artmasına sebep olduğunu aktardı. 

'MEVCUT ENTEGRASYONLAR ASİMİLE EDİYOR'

Uluslararası göç politikalarının özellikle göçmenlerin ve mültecilerin göç ettikleri ülkeye uyumunu esas aldığını ve asimilasyoncu bir politika izlediğini vurgulayan Şimşek ülkelerin mültecilerin ve göçmenlerin yaşamlarını yeniden kurmasında katılımcı bir politika izlenmediğini aktardı. Şimşek, AB üyesi devletlerinin yöneticilerinin yabancı düşmanlığının ayrımcılık ve nefret suçlarını daha da arttırdığını belirtti. 

'ENTEGRASYON KARŞILIKLI KATILIMLA OLMALI'

Entegrasyon sürecinin nasıl olması gerektiğine değinen Şimşek "Entegrasyon süreci mültecilerin kendi çabaları ile gerçekleşiyor. Oysa, entegrasyon için güvenli statü, haklara erişim, toplumsal eşitlik ve katılımın sağlanması ve bu süreçte sadece mültecilerin değil göç alan toplumun bireylerinin, derneklerin ve kurumların da aktif olarak rol alması kültürel ve dinsel çeşitliliği sağlayan kurumsal düzenlemelerin sağlanması gerekiyor" dedi. 

'SURİYELİLER UCUZ İŞ GÜCÜNÜ KARŞILADI'

Mülteci meselesine sınıfsal açıdan yaklaşan Akademisyen Melda Yaman, Türkiye'nin ucuz iş gücünün yaygın olduğu ülkelerle rekebat edebilmek için daha çok örgütsüz ve 'itaatkar' bir işçi profiline ihtiyaç duyduğunu belirterek  "Suriyeliler bu konudaki ihtiyacı karşıladı. Kürt ve göçmen işçilerden sonra yeni ucuz iş gücü Suriyeli işçiler oldu. Ancak Suriyeliler arasındaki kayıt dışılığın yaygın olmasından kaynaklı rekabet gücü azalan patronlar da rahatsız durumda. İşverenler, Suriyelileri devlet kontrolünde ucuz iş gücü olarak kullanmak istiyor. Öte yandan ayrıca, Türkiyeli işçiler daha ucuza çalıştırmak için, Suriyeliler ile tehdit ediliyor"

'1 MAYIS'A SURİYELİ İŞÇİLERİ KATMALIYIZ'

Türkiyeli işçilerin, artan işsizlikten ve düşen ücretlerden kaynaklı öfkesi anlaşılır ama adresinin yanlış olduğunu da ifade eden Yaman, “Öfkenin adresi işverenler ve toprak sahipleri olmalı. Suriyeli ve Türkiyeli işçilerin sorunları ancak birlikteliği sayesinde çözülür. Sendikalaşma ve örgütlenme mücadelesine Suriyeli işçiler de dahil edilmeli. 1 Mayıslarda Suriyeliler işçilerle birlikte yürümeliyiz.”

'MÜLTECİLERLE İLİŞKİMİZİ YENİDEN DÜŞÜNMEMİZ GEREKİYOR'

“Mültecilerle Birlikte Yaşam Kurarken Türkiye Toplumunun Kırılganlıkları” başlığıyla sunum yapan Gazeteci Kemal Vural Tarlan, Türkiye'nin mültecilik kavramı ile ilgili deneyimsizliğinden kaynaklı büyük sorunlarla karşı karşıya olduğunu dile getirerek, Türkiye'nin ‘misafir’, ‘öteki’ ile tanımladığı mültecilerle ilişkisinin yeniden düşünmesi gerektiğini belirtti. 

'ASIL OLARAK ÇÖZÜM ÖNERİLERİ KONUŞULMALI'

Suriyelilere yönelik vatandaşlık açıklamaları ile toplumun bakış açısına değinen Tarlan, “Suriyeliler vatandaşlık verilsin ya da verilmesin Suriyeliler kalıcı olduklarına göre asıl düşünmemiz gereken, kamuoyu önünde açıkça tartışmamız gereken ve çözümler üretmemiz gereken bu insanlık trajedisi ile nasıl baş edeceğimizdir. Suriyelilerin emeğini sömüren, içinde bulundukları durumdan yararlanan patronları, kapitalist sınıfları ve devleti suçlamak yerine yabancı olanı, ötekini, Suriyelileri suçlamakla hiçbir yere varamayız" dedi. 

'YENİ BİR FAY HATTINI KALDIRAMAYABİLİRİZ'

Türkiye toplumun fay hatları üzerine kurulduğunu ve yeni bir fay hattını daha kaldırmasının zor olduğunu vurgulayan Tarlan, “Suriyeliler oy deposuna mı dönüştürülecek?  Suriyeliler iktidar tarafından temel, yapısal bir takım sosyolojik dönüşümlerin aracı olarak mı kullanılacak? Tüm bu endişeler etnik ve siyasi gerilimi tırmandırmaktadır. Birçok fay hatları ile güçlükle bir arada tutunan kırılgan toplumsal yapımız yeni bir fay hattını kaldıramaz. Unutmayalım ki Suriye’deki durumdan diğer ülkelerle beraber biz de sorumluyuz. Bunu kabul edip özeleştiri vermek, toplumu gerçek anlamda bilgilendirerek çözümlerin parçası olması için hazırlamak yerine konunun ağırlığı ile bağdaşmayan gündemler yaratmak sadece zaman kaybıdır" diye konuştu.