3 Şubat OSTİM işçi katliamı -S. Murat Çakır

3 Şubat sabahı 11.00 civarında Ankara’da bulunan Ortadoğu Sanayi ve Ticaret Merkezi’nde (OSTİM) faaliyet gösteren bir jeneratör ve sondaj makineleri üretim fabrikasında patlama meydana geldi. Oksijen tüplerinin neden olduğu patlama sonucu işçi arkadaşlarımızın 6’sı hayatını kaybetti, 27’si yaralandı, 2’si kayıp… Çok geçmedi akşam 19.30 civarında ilk patlamanın olduğu yerden bir kilometre uzaktaki İvedik Bölgesi’nde bulunan kaçak bir boya işyerinde tiner ve boya tankları peş peşe patladı. Gece itibariyle işçi arkadaşlarımızın 9’u hayatını kaybetti, 1’i ağır 8’i yaralandı, 10’u içerde mahsur kaldı. Yeni ölüm haberleri an meselesi… (Ölü sayısı sabah saatlerinde 17’ye yükseldi; -Sendika.Org’nin notu).

Tablo çok açık değil mi? Arkadaşlarımız patlama sonucu savrularak, ezilerek, yanarak ve boğularak öldüler… Akşam Melih Gökçek’in yanında bulunan itfaiye görevlisinin dili sürçerek dediği gibi, sanki bombalar patladı OSTİM’de…

Sermaye, son 30 yıldır neo-liberalizm adıyla bir saldırı programı uyguluyor. Bu saldırının temelinde de bir işçileştirme ve yeniden işçileştirme olgusu yatıyor. Bu süreçte Türkiye’de işgücüne katılım oranı giderek yükseliyor. On beş gün evvel Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı Ekim 2010 istihdam verilerine göre 10 milyonu kayıtdışı olmak üzere 23 milyon çalışan nüfus var. Gerçek, bu sayıların çok üstünde…

Bu işçileştirme süreci emek gücü pazarındaki rekabeti aşırı şiddetlendiriyor ve başta taşeron olmak üzere ortaya çıkardığı çalıştırma biçimleriyle işçiyi korunmasız – örgütsüz bırakıyor, güvencesizleştiriyor. İşçi sağlığı ve iş güvenliği de bu korunmasız bırakılmanın en çıplak biçimlerini gözler önüne seriyor. Aynı OSTİM’deki patlamalar gibi aynı Davutpaşa gibi…

Sermayenin tek güdüsü kardır. İşçiler uzun ve yoğun iş saatlerinde, alınmayan basit güvenlik önlemleri koşullarında çalışmaktadır. Ancak temel sorun işin, güvencesizlik temelinde örgütlenmesidir. Bu sürecin; AKP hükümetinin ümmetçi “kader” ve “güzel ölüm” söylemleri, sermayeyi “vatansever” ilan etmesi, iş kazalarına karşı mücadeleyi “provokasyon” olarak nitelemesi, “işçinin hatası” açıklamaları ve sermayenin önünü açan kanun – yönetmeliklerin çıkarılmasıyla kaynaşması sonucu işçi ölümleri her gün hızla artmaktadır.

Sermayenin bu saldırısına karşı Tuzla tersaneleri ve Silikozis hastası kot taşlama işçilerinin mücadele deneyimleri ise, işçi sınıfının “can güvenliği ve güvencesi” talebinin bütünleştirici ve devrimci dinamiğini açığa çıkarmıştır.

Peki, şimdi ne olacak? 31 Ocak 2008’de de benzer bir şekilde Davutpaşa’da bulunan bir maytap imalathanesinde patlama meydana gelmiş, işçi arkadaşlarımızın 21’i hayatını kaybetmiş, 116 kişi de yaralanmıştı. Bilirkişi raporuna göre Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Zeytinburnu Belediyesi, İSKİ ve BEDAŞ kusurlu bulunmuştu. Ama aradan geçen 3 yıla rağmen adalet yerini bulmadı.

Bizler yeniden benzer bir şekilde ölümler yaşadık. Peki adalet istemek hakkımız değil mi?

Neden bu patlamalara sadece iş cinayetleri, işçi katliamları diyelim? Neden sadece bir ilerleme kaydetmeyen etkinlikler düzenleyelim? Örgütlenmenin mütevazi adımlarını tersane ve kot işçileri atmadılar mı zaten? Çözüm ise işçi sınıfının işin örgütlenme sürecinin belirleyicisi olabilmesi tavrında saklı değil mi? Neden bu tavrı göstermek için yola çıkmayalım?

3 Şubat sadece bir katliam günü olarak akıllarda kalmamalı. 3 Şubat işçi sağlığını, güvenliğini ve güvencesini yeniden tanımlamayı ve inşa etmeyi hedefleyen bir hareketin adı olmalı…

4 Şubat 2011 / Sendika.Org