İşçinin ölümü – Tufan Sertlek

Çukurova Üniversitesi’nde temizlik işçisi olarak çalışan Doğan Aksu intihar etti.

Ölmeden önce bıraktığı notta “Lanet olsun sana para” diyordu. Arkadaşları onun hiçbir kötü alışkanlığı olmadığını söylüyor. TOKİ’den ucuz bir ev almak için girdiği taksitler belini bükmüş, arkasından kredi kartı borçları… Ve nihayetinde üç kuruşluk taşeron işçisi ücretiyle daha fazla dayanamamıştı. Bir gazetenin 3. sayfasında yer aldı işçinin ölümü. Bir sürü başka trajik yoksul hikayelerinin yanında.

Bir zengin nasıl okumuştur bu haberi? Şöyle herhalde: Madem ödeyecek gücün yok, niye harcıyorsun! Bu lafı ne kadar çok duyduk değil mi? “Kardeşim kazandığın kadar harcayacaksın.” “Haklısınız beyefendi” diyoruz, “Haddimiz olmadan mütevazi bir ev sahibi olmak istedik!”

Bir yoksul nasıl okumuştur acaba? Belki, kendisi ölmüş gibi, belki “bana ne zaman sıra gelecek” diye içi titreyerek, belki “niye yaptın be kardeşim, değer mi” belki de şöyle bir bakıp geçecek kendi derdi değilmiş gibi…

Bütün bunları düşünmenin bir anlamı yok belki de… Çünkü ölüm bir tank gibi geçiyor üzerimizden. Domuz gribi bilimsel risk grubu sıralamasına uymuyor, tek tek vuruyor yoksulları, sadece yoksulları.

Her şey ne kadar basit! Bir taraftan binlerce ve binlerce işsiz üret, diğer taraftan “yeter artık, ölmek istiyorum” koşullarında çalıştır. İşsizlik ve asgari ücretle, sigortasız çalışma tam bir kırk satır mı, kırk katır mı hikayesi bizim için… Sermaye için ise, bir elinde satır bir elinde kırbaç…

Belki bu yüzdendir son dönemde emekçilerin can havliyle saldırması. Farkındasınız değil mi, işçi direnişleri hiç olmadığı kadar fazlalaşıyor, hiç olmadığı kadar inatla sürüyor ve başarıyla sonuçlanıyor. Birbirlerinden habersiz olmaları, birbirleriyle dayanışamamaları büyük sorun ama bugün için daha önemlisi ekmek davasına sahip çıkmak.

Çare yok, ayakta kalmak için mücadele edilecek. İşin gelip dayandığı yer burası. Daha iyi koşullarda yaşamak ve çalışmak için mücadele, bütün işçilerin kapısını çalıyor tek tek. Kimisi duyuyor, kimisi duymuyor çalınan kapılarını. Duyanlar açıyor, açanların kimisi katılıyor davete kimisi tereddütlü, kimisi tekrar kapatıyor kapısını.

Böyle yürünecek zaten. Kapılar tekrar çalınacak, tekrar davet edilecekler. Kimisi davete gerek kalmadan hatırlayacak daveti, katılacak mücadeleye. Kolay değil bir kapıyı açıp başka bir dünyaya açılmak. Her zaman çıktıkları sokak önü değildir çünkü bu kez attıkları adım.

Bir işçi arkadaşımızın söylediğini hatırlıyorum: “Sendika işine ücretim artar mı diye girmiştim, feleğim şaştı, yepyeni bir hayata başladım.”

Evet, etraf toz duman, emekçilerin yaşam kavgasının izleri görünmüyor bu toz bulutunda. Pusuya düşürülen askerler, kurşunlanan bir Kürt genci, akıllara zarar bir eylemle öldürülen genç bir kız çocuğu. Ve daha kim bilir neler var sırada.

Lakin siz de görüyorsunuzdur, görmüyorsanız biraz daha kısarak bakın gözlerinizi. Elinde fenerle yürüyen birilerini göreceksiniz mutlaka. Seslerini duyuyor olmalısınız: “Üreten Biziz Yöneten de Biz Olacağız”, “İşçiyiz Haklıyız Kazanacağız” “Kurtuluş Yok Tek Başına Ya Hep Beraber Ya Hiç Birimiz” diye bağırıyorlar. Yeni bir yol çizmeye çalışıyorlar kendilerine, bütün ezilenleri, emekçileri, yoksulları o tarafa çağırıyorlar.

13 Aralık 2009 / Sendika.Org