İş kazalarında güvencesizler ölüyor – Murat Işık

Türkiye iş kazaları sonucu ölümlerin ve yaralanmaların, en fazla yaşandığı bir ülke durumundadır.

DİSK’in verilerine göre Türkiye'de yılda ‘seksen bin iş kazası’ olduğu ve ‘1200 kişinin’ bu kazalar sonucu öldüğü belirtiliyor. Bu rakamlara rağmen, hala 50 ve üzeri işçi çalıştıran 15 binden fazla işyerinde, “iş güvenliği ve işçi sağlığı” konusunda yasal zorunluluklar yerine getirilmiyor.

Sermaye iş güvenliğini, bir maliyet unsuru ve kârından eksilecek para olarak düşünüyor. Hal böyle olunca güvencesizliğin kol gezdiği birçok işkolunda ölümler kaçınılmaz oluyor.

Basına yansıyan iş kazaları insanın tüylerini ürpertir cinsten. Tekstil iş kolunda kısa bir süre önce İstanbul Alkım Tekstil çalışanı kadınlar kaza geçirmiş ve 5 işçi hayatını kaybetmişti. Daha önce de Pamaks Tekstil’de 8 kadın işçi ölmüştü. Gene silikozis hastaları birer birer aramızdan ayrılıyorlar. En son evli ve üç çocuk babası olan Murat Aydın, 10 yıl çalıştığı kot kumlama işinde yakalandığı silikozis hastalığından 23 Nisan 2010’da yaşamını yitirdi.

Elbette tablo bunlarla sınırlı değil, devam edip gidiyor. Kısa bir süre önce Bursa’da bir maden ocağında Grizu patlaması sonucu 19 işçi ölmüştü.

Tersanelerde ölüm hala kol geziyor. Bugüne kadar 133 işçi hayatını kaybetti. Yine Davutpaşa patlamasında 21 işçi hayatını kaybetmişti.

Baharın gelmesiyle tarım alanlarında çalışmaya giden, Kürt tarım emekçilerinin kamyon kasalarında kitlesel ‘kıyım’ manzaraları gazetelere düşmeye başladı.

Peki, bu ölümler kader mi? Kuşkusuz bunca ölüm ve yaralanmalar ‘iş kazası’ olarak değerlendirilemez. Düpedüz cinayettir bunun adı. Hem de taammüden ‘adam öldürme’ denecek cinsten.

Ne var ki iş kazaları daha çok güvencesiz, denetim dışı enformel işlerde çalışan emekçileri vuruyor. Kâh tersanelerde, kâh kamyon kasalarında, kâh yanarak ya da inşaattan düşerek, meslek hastalığına yakalanarak birer birer, onar onar ölüyorlar.

Nasıl olsa işsizlik ve ağır yoksulluktan her ölenin yerini alabilecek, vahşi sömürüyü kabul etmeye razı, milyonlar sokakta hazır kıta bekliyor. Bu kitleler örgütlü olmadıkları gibi, onları koruyan yasalar da ne yazık ki yok. Oysa hukuk ve yasalar sermayeden yana...

Doğası gereği sermaye elde edeceği maksimum karı düşünüyor. Çünkü işçi sağlığı ve iş güvenliğini, maliyet artırıcı unsur olarak görüyor.

Üç kuruşluk bir maske, koruyucu bir önlem bile, işçinin hayatını kurtarabilecekken, işverenlerin maliyet analizleri, insan hayatından daha kıymetli oluyor onlar için. Bunun nedeni hukukun ve yasaların, emekçiyi değil sermayeyi koruyor olmasından ileri geliyor.

Çalışma Bakanlığı’nın kayıt dışı çalışmaya yönelik denetimlerini yüzeysel yapması, işyerlerinde koruyucu sağlık önlemlerinin alınmaması, sermayenin keyfi davranmasına neden oluyor.

Kuşkusuz devlet kayıt dışılıkla mücadele etmesi sosyal adaleti sağlaması gerekiyor. Çünkü genellikle kentlerin kayıt dışı enformel sektörlerinde çalışmaya mecbur kalan kesimlerini Kürt yoksulları, Romanlar ve göçmen işçiler oluşturuyor.

Hani Başbakanın bir açıklamasında işverenlere “Emek sömürüsü yapıyorlar. Ayda 100–200 liraya adam çalıştırıyorlar” dediği kesim işte bunlardır. Ama onlar sadece sömürülmüyor, aynı zamanda patronların karlarına kar katması adına öldürülüyorlar da.

Fakat ‘emek sömürüsünün yeni farkına varan Başbakan’ sessiz sedasız söylediğini unutmuşçasına, 42 işkolunu ‘Ağır ve Tehlikeli İşler Yönetmeliği’ kapsamından çıkarttı. Ne var ki emekçileri ilgilendiren böylesi önemli bir düzenleme, yoğun gündemler arasında kaybolup gitti. 42 işkolunun yönetmelikten çıkarılması, hükümetin emek düşmanı tavrını anlatmaya yeter diye düşünüyorum.

İşçi Sağlığı ve Güvenliği meselesi emekçiler açısından hayati bir konudur. Ölümler kaza değil, vahşi kapitalizmin işlediği cinayetlerdir.

Bu nedenle sendikalar güvencesiz, kayıt dışı çalışmaya karşı güçlü bir emekçi tavrı göstermeli ve iş güvenliği denetim süreçlerine dâhil olmak için devlet zorlanmalıdır.

5 Mayıs 2010 / Günlük