Tuzla Tersaneleri'nde ölümler devam ediyor: Aslı Odman ile söyleşi

'OYA İŞLER GİBİ ÖRGÜTLENMEK'


Tuzla'da ölümlerin ardı arkası kesilmiyor. En son kasım ayında Mahmut Altınöz ve Ercan Sanar'ın ölümüyle birlikte 2009'da 15 işçi tersanelerde hayatını kaybetti. Tuzla'nın 2009 bilançosunu Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü araştırma görevlisi, Tuzla Tersaneler Bölgesi İzleme ve İnceleme Komisyonu üyesi Aslı Odman'dan dinliyoruz.


Geçen ay Tuzla’dan yine ölüm haberleri geldi ? Bu kaçıncı?

Tüm tersanelerde 2008’te 29, 2009’da 15 işçi hayatını kaybetti. Türkiye’de gemi inşa sektöründe yükseliş dönemi olan 2002-2007 arasında toplam 443 gemi üretilmiş, krizle birlikte 170 sipariş iptal edilmiş, sektörde çalışan sayısı 40 binden, 15-20 bine gerilemiş. Yani ölümler arttı.

Tersanelerdeki çalışma koşullarında değişen bir şey var mı?

Yapısal sorunda bir değişiklik yok: Hala gemi inşada asıl işi yasadışı bölünerek, taşeronlara devrediliyor ve bu yüzden işgüvenliği koordine edilemiyor. Halbuki, 4857 sayılı İş Kanunu'nun 2. maddesi, “asıl iş, taşeron/altişveren firmaya devredilemez' mealindedir. Bunun üzerine bir de Eylül 2008’de “Altişveren Yönetmeliği” çıktı. İkinci maddede varolduğu söylenen, esasında Yargıtay içtihatlarına bakıldığında savunulamayacak olan muğlaklık kırıntısı da bu şekilde giderilmiş oldu. Hatta tersanelerdeki taşeron işçilerin seri ölümlerinin ardından çıkarıldığı için basında 'Tuzla Yönetmeliği' diye bile anıldığı oldu. Asıl iş nedir, yan iş nedir, uzmanlık gerektiren iş sertifikası nedir, bu nasıl denetlenecek, tarifler açık. Hep yasa uygulansın diyorduk. Elimiz güçlendi. Bu arada TİSK hemen yönetmeliğin iptaline dair Danıştay'a gitti, bu yönetmelik “maliyet-kalite-verimlilik' açısından bizi bitirir” dedi. Onların gösterdiği bu sınıfsal refleksi konfederasyonlar kolektif olarak daha gösteremedi, ama mesela Dev-Sağlık-İş sağlıktaki taşeronlaştırmaya karşı çok faal, yol açıcı işler yapıyor, ardarda çeşitli Bölge İş Teftiş Kurullarından hileli taşeronluk ilişkisi olduğuna dair kararlar aldırtıyor, işçileri ana işveren işçisi statüsüne geçirecek kolektif kararları zorluyor. 'Sağlıkta taşeron olmaz, insan ihaleyle çalıştırılmaz!' sloganlarının içini her manada dolduruyorlar.

4857 sayılı yasa uygulanmıyordu neticede, yönetmelik bağlayıcı olur mu?

Evet, Yasa'nın 2. maddesi yeteri kadar işçiyi koruyan bir maddeydi, Altişverenlik Yönetmeliği onu iyice tahkim etti. Bu süreçte bir tane pozitif şey varsa, Tuzla'daki kayıpların buna katkısıdır. Yanlış anlama, mesele 'kanun-seviciliği' değil. Asıl işin yüzlerce parçaya, işletmeye bölündüğü yerde iş güvenliği koordine edilemiyor, zira iş riski bölünemiyor. Montesquieu, 'Yasanın Ruhu' demiş ya: işte o maddenin ruhu da şu: asıl işte, bütünseldir, iş bölünemez ise, iş güvenliği de bölünemez, bu yüzden bir elden, yani asıl karı eden ana işveren üzerinden kotarılmalı, tüm asıl işi yapan işçiler de aynı işverende kadrolu çalışmalıdırlar. '2. Madde uygulansın' demek, bu ruh gerçekleşsin demek. Yoksa canlar gidiyor. Bir iş müfettişi üstadımızdan duyduğum bir söz var: “kanun ne kadar sertse, uygulama o kadar savsak oluyor.” Yani yasaya icracı ve teftiş edecek memur olmaması bir 'kaza' değil, bu oyunun parçası. Bize de trajikomik bir şekilde “yasa uygulansın” demek düşüyor. E, sosyal bilimci olarak bize mı düştü 'yasa uygulansın' demek? Normalde bizim işimiz yasaların görmezden geldiği veya görünmez kıldığı güç ilişkilerini görünür kılmak iken, 'yasacı' olduk. Halbuki kocaman devletin birimleri orada duruyor. Onlar da en azından gazete tarıyorlardır herhalde!

Bu arada, 2. Madde gerçekten uygulanırsa, esnek ve bölünmüş istihdamın diğer formları devreye girebilir: Mesela ödünç işçilik. Almanya tersanelerindeki istihdamın % 13'ü profesyonel olarak, kar amaçlı işçi kiralayan istihdam büroları üzerinden sağlanıyor. Türkiye'de özel istihdam büroları kar amaçlı işçi kiralayamıyorlar. 2009 yazında bu yasak kaldırılmak istendi. Süreç sendikaların tepkisi ile şimdilik cumhurbaşkanı tarafından veto edildi. Ama buraya dikkat etmeye devam etmeli. Dediğim gibi kağıt üstünde Türkiye İş Kanunu, bu konuda işçiyi Almanya'dakinden daha çok koruyor. Bana Almaya tersanelerindeki çalışma koşulları ve kaza oranlarının çok soruyorlar. Türkiye-Almanya karşılaştırmasında dikkat edilecek şeyler var: Almanya, emek-yoğun ve çevreyi kirleten gemi inşa'yı taa 1970'lerden itibaren tasfiye etti. Yüzbinlere yakın işçiden bugün geriye yirmibin işçi kaldı. Bu sanayi Doğu'ya kaydı. Bu yüzden Güney Kore, Türkiye birer gemi inşa ülkesi oldular ya zaten. Almanya, teknoloji-yoğun ve çok azalmış bir istihdam ile ve sendikalaşma oranı yüksek bir şekilde üretim yapıyor. Bu daha az ölüm demek. 2007'de işçi ölmemiş, 2008'de Hamburg'da iki işçi ölmüş. Fakat oradaki güçlü sendika IG-Metall-Küste de sektördeki aynı işe düşük ücret ve güvence ile çalışan ödünç işçilerin sayısının artması ve bu istihdam formunun kalıcı hale gelmesine karşı geniş bir kampanya düzenliyor. Ezcümle esnek istihdamın bir çok formu var. Birbirine dönüşebilir. Hepsini tanımalı, uyanık olmalı. 

Tersane sahiplerinin zihniyetinde bir değişiklik gözlemledin mi?

En iyi bildiğim, Tuzla ortalamasını kesinlikle yansıtmayan Desan Tersanesi kapsamlı iş güvenliği programı uyguladı. Baret, ayakkabı değil sadece, elektrik altyapısını tamamen değiştirdi, iskele kurumlarını profesyonelleştirdi, sosyal donatılarını islah etti. Tüm bunları yaptıktan sonra yakınlarda bir ölüm daha oldu. Kadrolu-taşeron ayırımı yapmadan, bin küsür işçiye iş güvenliği programı uygulamışlar, ciddi masraf yapıp herkese demir uçlu ayakkabılar bile dağıtmışlar, ama taşeron işçideki vasıf, bilgi geri dönmüyor ki, iş güvencesi yok ki. Bir gün burada, diğer gün taşeronun ardında başka yerde. Öyle bir kurum kimliği, iş güvenlik belleği yok ki. Desan, işveren ne kadar iyi niyetli olursa olsun, meselenin yapısal olduğunu bir kez daha gösterdi bize: büyük ölçekli riskli üretim taşeronlaştırılarak parçalara bölündüğü zaman ne teknik, ne de sosyal olarak iş güvenliği sağlanamıyor. Riski paylaşan işçiler, işvereni de paylaşmalı ki, bir araya gelip iş sürecindeki güvenlik sorunlarını tespit edip, giderilmesini talep edebilsinler. Koordinasyon budur. Niyetlerden, vicdanlardan bağımsız bir durum var. Belli ki vicdan değil, sosyal güvence lazım. Onun adı da 2. madde. Kanunun ruhu da, ölümlerin gerçekten azalması ve 'kazaen' olmaya başlamasının da altyapısı da bu.

Krizin ardından sermaye yapısında belirgin değişiklikler oldu mu?

İki ayrı yöne gidiyor hareketler. Çalışan kesim ne kadar bölünmüşse, sermaye de o kadar merkezileşmeye meyilli görünüyor. 2008 başında, Türkiye gemi inşa sanayiinde hiç yabancı sermaye yoktu. İlk defa bu sene sektöre büyük ölçekli yabancı sermaye girdi. Dünyanın beşinci büyük filosuna sahip Palmali, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattında petrol taşıma ihalesini alan bir firma. Sahibi Mübariz Mansimov Gurbanoğlu, İstanbul Modern’in geçenlerde düzenlediği bir gecede 650 bin liraya Türk bayrağı resmi alıp TSK’ya hediye etti, belki oradan hatırlarsın. İlginçtir, Palmali grubu lüks hizmetler sektörüne yönelik pek çok sektöre yatırım yapıyor. Bombalanan HSBC binasını satın almış, yedi yıldızlı otel yapıyor. Tekfen’in yarısını daha yeni aldı. Bodrum’da oteli var. İşadamlarının jet uçaklarına yer hizmetleri verecek bir şirketi var. E bir de Yalova Tersaneler Bölgesi'nde tersane aldı. Tersaneci işveren deyince, artık sadece MHP tandanslı Torlak ailesinden bahsetmiyoruz. İkisinin arasında ciddi bir ölçek farkı var. Torlak ailesi sadece sırasıyla armatörlük, gemi inşa ve siyaset sektörlerinde. Palmali Grubu ise bir küresel oyuncu.

Bir de Anadolu'ya yapılan teşvikli yatırımların içinde büyük sermayeli İngiliz menşeili bir şirket Samsun'da gemi inşa'ya sermaye yatırdığını görüyoruz. Kimdir, nedir? Bunlar kriz döneminin bazı eğilimleri. Gemi inşa sanayiinde ölçek büyümesi her türlü emekçi merkezli çalışma için önemli bir veri. İşverenin ölçeği, başka sektöre yatırımı olup olmadığı çok önemli.

Tuzla bazlı mevcut büyük grupların, “teşvik almıyoruz, gemi inşa sanayii krizde” deseler de çok kötü durumda olmadıklarını görüyoruz. Kalkavan Ailesi'nin farklı armatör/tersaneci fertleri, Yumurtalık Serbest Bölgedeki ve Gelibolu’daki yatırımlarına devam ediyor. İşveren milliyetçiliğiyle kapsanmış ve kutsanmış bir alan olarak askeri gemi projesi MİLGEM (Milli Gemi) bütün hızıyla devam ediyor. Türk gemi inşa sanayii artık askeri sektörden sipariş alıyor, ithal ikamesine gidiyor. Başbakan, Mayıs 2008'de bu proje dahilinde yapılan muharip bot kaynak törenine bizzat katıldığı Dearsan Tersanesi'nde bilebildiğimiz kadar üç işçi canını bırakmıştı. Bu Dearsan'ın ihale almaması için bir neden olmadı. Tabi ki Kara Kuvvetleri ihalelerinde, yani tank üretiminde güçlü olan Koç RMK Marine'i ile, Deniz Kuvvetleri ihalalerinde de güçlü aday. Askeri ihale alabilen ile alamayan, yatırımlarına Tuzla dışında devam edebilen ile edemeyen arasında bir ayrışma yaşanması kaçınılmaz gözüküyor. Tuzla dışında genişleyemeyen yolda kalacak. Yalnızca armatörlük ve gemi inşa sektöründe kalanlarda belli bir dökülme olacağı, büyüklerin küçükleri yutacağı bir sürece gidiyoruz gibi geliyor bana. Mesela Almanya’da gemi inşa sanayisinde sadece altı tane firma var. Türkiye’de de sektör merkezileşecek.

Bir mevzuat değişikliği de “ağır ve tehlikeli işler yönetmeliği”nde yapılmış...

Evet, bu tarz işlerde çalışacak herkesten artık bir de 'mesleki eğitim sertifikası' isteniyor. İşçinin işe girerken ibraz etmesi gereken belge sayısı kabardı.

Zaten istenen tam teşekküllü hastane raporu, ciğer röntgen, işitme raporu vs. gibi sağlık belgelerini edinmenin ciddi bir piyasası vardı. Hangi ciğeri kınalılara, hangi yarı sağırlara nasıl raporlar verildiğine dair de birsürü trajikomik hikayeler dolaşıyordu kahvehanelerde. Bir doktor çıkıp, keşke Tuzla Tersaneler Bölgesi'ndeki işverenler ile çevredeki özel hastaneler arasında ilişkiler var mı, onu araştırsa. Yeni açılan işveren hastanesi GİSBİR'in faaliyetlerini araştırsa. Düşünsenize, en az 40 bin rapor çarpı işçinin değiştirdiği taşeron firma sayısı kadarlık bir piyasa vardı. Şimdi bu yeni mecburi tutulan belge de eklenince, yasa ile sıfır, gıcır bir piyasamız daha oldu. Bu yeni sertifika 300 lira tutuyormuş diyorlar. Kurslar çevre ilköğretim okullarında veriliyormuş diyorlar. Dersliklerde, işyeri dışında vasıf ve güvenlik bilgisi ne kadar öğrenilirse artık? Kesin olan bu mevzuat değişikliğinin işçi sağlığı ve güvenliği alanını metâlaştıran adımlardan biri olduğu. Bu işe giren pek çok aktör var. Bizatihi GİSBİR, GESAD (Gemi –Yan Sanayicileri Derneği), YAGESAD (Yalova Gemi Sanayicileri Derneği), Türk Loydu gibi klas kuruluşlar, özel iş güvenliği şirketleri, ISO 9000 türü belgeleri sağlamak üzere piyasaya girmeye çalışan farklı sivil toplum dernekleri ve şirketlerin, AB fonları üzerinde birbiriyle rekabet eden belediyelerin (örneğin Bağcılar Belediyesi) ve mülkî yapıların (örneğin Tuzla Kaymakamlığı altında, Eylül’de TÜPYOM -Tuzla Proje Üretim ve Yönetim Merkezi- kuruldu), Yalova Üniversitesi ve Piri Reis Denizcilik Anadolu Meslek Lisesi “sertifika verme işine” girdiğini gözlemliyoruz. Bu kurumların hiçbirinin, Tuzla’daki somut çalışma koşulları, kaza nedenleri, işçi güvenliği altyapısı ile ilgili herhangi doğrudan araştırması olmadığını biliyoruz. Daha seri iş kazası üreten çalışma koşullarını araştırmadan, bu sertifikanın verildiği eğitimler nasıl kazalara deva olacakmış ki?

2009 İstanbul Çevre Düzeni planında nasıl bir Tuzla tahayyül ediliyor?

İstanbul, 1st anbul olacak ya. (gülüyor) Marka şehir. Küresel ölçekte rekabet gücüne sahip finans merkezi. Ben demiyorum, plan diyor. Mevcut %32'lik sanayi oranınının, uzun vadede % 20'ye düşmesi planlanıyor, gibi bir ifade var. Tuzla'nın, Silivri ile beraber 'İleri Teknoloji Alanı - İTA' olması öngörülüyor. Kuzeydeki eski belde, yeni mahalle Orhanlı'nın bir altmerkeze dönüştürülmesi ve İstanbul'un altı lojistik bölgesinden biri olarak 'lojistik işlevler'ini genişletmesi öngörülüyor. Aydınlı'da sebze meyve hali planlanıyor. Tabii ki Akfırat'taki Formula 1'e hala sahip çıkılıyor, 'uluslararası spor alanı' olarak işlevini koruyor. Kartal-Kurtköy-Tuzla-Gebze 'raylı sistem koridoru'ndan bahsediliyor. Şimdi soru şu: Sanayi ve sanayi işçisi ne olacak? Denize mi dökeceğiz? Tuzla, Gebze’yle birlikte bir bütün oluşturan tam bir sanayi havzası. İstanbul'daki sekiz organize sanayi bölgesinin beşi Tuzla’da. Bunun üstüne bir de Türkiye'nin en büyük Tersaneler Bölgesi var güneyinde. 1990'larda buraya şehrin içinden tersanecikler kaymış, deri sanayi, mermer sanayi, boya/vernik sanayi kaymış. O yüzden hala Tuzla'da çalışanların çoğu, Pendik-Gebze ile sınırlanabilecek bir havzada yaşıyor. Çalışmak ve yaşamak içiçe. İşçi havzasının tanımı işte bu.

Ama son dönemde ilçenin kuzeyi, yani eski Akfırat, Orhanlı Beldeleri uçtu gitti. Formula 1, ki şu anda tam ve pahalı bir fiyasko olduğu ortaya çıktı iyice, bir koçbaşı gibi etrafının lüks site imarına açılmasına yaradı. Aziz Yıldırım, Aydın Doğan, Saray Halıları gibi büyük grupların villakent projeleri var burada. Sabancı ve Okan üniversitesi de burada. Bu arada eski Akfırat Belde Belediye Başkanı da yolsuzluktan hapishanede hala. Ezcümle, Tuzla’nın kuzeyi tamamen kopuk, sınıfsal ve işlevsel olarak diğer uçta bir altkentleşme yaşıyor.

Fakat ne bu Çevre Düzeni Planı'nın lafzına, ne de yerel belediyelerin söylemlerine, illa ki gerçekleşecek şeyler diye bakmamak lazım. Fakat zihniyeti ve güç ilişkilerinde belli eğilimler gösteriyorlar tabii ki. Söylenen ile eylenen arasında, müthiş bir kaynak sarfı, gösterişçi yatırım, belleksizlik ve süreksizlik var bu arada. Tuzla Belediyesi 29 Mart'dan önce de, sonra da yalnızca % 2 farkla da olsa AKP'de idi. “Küçükçekmece Miami olacak”, “Tarlabaşı Şanzelize olacak”tı ya, bir önceki Tuzla Belediyesi de bizim Tuzla'ya imajlar tombalasından 'Monako' yu çekmişti. Zengin turist yatıyla Monako'da Formula 1 seyretmeye gelir gibi gelecek, yatını Aydınlı Limanı'na, Pendik Marina'sına demirleyecek, sonra da bir Alman şirketin döşeyeceği raylı sistem ile limandan taa kuzeye Akfırat'a şık bir tramvay ile geçecekti. O kadar fantastik ki, arada askeriyeye çatmıyorsan beş tane OSB geçiyorsun, işçi konutlarını, apartkonduları geçiyorsun...Bu arada bu zengin turistler ilçe merkezinde dolarları saçarak 'eski osmanlı butik otellerinde' kalıp, Tuzla köftesi yiyeceklerdi. Sosyolojik araştırmasından çok, tiyatrosu yapılacak bir projeydi bu. Bildiğim kadarıyla bu projeye yeni AKP belediyesi sahip çıkmıyor. İki ay önce de, ne yazık ki bu sefer başlamış bir başka projenin de nasıl çamurlara batmış olduğunu bizzat gördüm. Bilir misin, Kamil Abduş Gölü var, tam tersaneler bölgesine sırtını vermiş? Dünyanın nadir suyunu denizden alan, yani lagün göllerinden biri. Kendine has flora ve faunası var. Hrant Dink’in büyüdüğü ve Rakel Dink ile tanıştığı, sonra çalıştığı, çocuklar büyüttüğü Kamp Armen yetimhanesine çok yakın. Hrant Dink, bir de Garo Abi çok güzel anlatır Tuzla'yı; nasıl çocuklar yetimhane inşaatında çalışmış, Anadolu'dan göçen ermeni çocuklar gelmiş, atları, koyunları, köpekleri, hatta maymunları varmış, nasıl göle inip de yüzerlermiş... Tuzla’da saha çalışması yaparken bilmem kaç tonluk saç bloklarının üzerinde hayatımda görmediğim kırmızılı mavili kuşlar görüyordum. Belleklerinde göç bilgisi kalmış birtakım cins kuşlar herhalde bunlar… Zamanında müthiş bir gölmüş. Bir önceki Belediye, 'Yeniden Diriliş Tuzla Gölü Rehabilitasyon Projesi' adı altında hafriyatlar yaptı, palmiyeler ve bir iki gözlem kulesi dikdi, göle su aldı denizden. Projeninin vizyon resimleriniz görseniz, arkadaki Tersaneler Bölgesi tamamen fotoşopla silinmiş, ahşap köprüler üstünden, neredeyse ari ırktan çocuklu çiftler yürüyor. Bu kadar bir adım ötesindeki realiteden uzak bu proje. Hiç o beş metre ilerdeki gölün kıyısında bir sandiviç yiyen işçi, oynayan çocuk görmedim şimdiye kadar. Bu proje ile AK Parti İl Başkanlığı tarafından 'Çevre Ödülü'ne' layık görüldü. Ama yine AKP'li olan yeni belediye, bu projeye sahip çıkmıyor, usulsüz hafriyat yapıldığı söyleniyor. Palmiyeleri kazıp kazıp götürmüşler, yollar çamura batmış, ahşap 'kuş gözlem kuleleri' çürümüş. Bu iki sahip çıkılmayan prestij projesi, yerel belediyelerin ilçelerin sosyal coğrafyasına uzaklığı o kadar iyi gösteriyor ki...

Çevre düzeni planında Tuzla özelinde sanayi ile ilgili 'vizyon' yok, bir iki pasaj var. (okuyor) “Gelişme imkanı bulamayan, mekanda sıkışmış, altyapısı yetersiz ve çevre kirliliğine neden olan Tuzla'daki tersane alanında yük ve yolcu gemileri ile yat ve gezinti teknelerinin inşa, tadil, bakım ve onarımı yapılacaktır. Bu alandaki tersanecilik faaliyetlerini kısa ve orta vadede sıhhıleştirilerek ve yoğunluğu azaltılarak işlevini sürdürecek, uzun vadede ise fonksiyonunu kısmen değiştirerek yeniden yapılandırılacaktır'. Çevre Düzeni 2006 planıyla karşılaştırınca, kaydırmaya dair daha yumuşak bir dil kullanıyor. Kapalı bir ifade; özel sermaye kendi içinde yapılansın, ona göre zaten gerekli düzenlemeler yapılır gibi bir anlam çıkıyor. Bunu sermayenin fiili merkezileşmesi, Tuzla'daki muhtemel fiili yoğunluk azalması ile beraber düşünmeli. Bence, sermaye gerekli mekansal düzenlemeyi, yani kaydırmayı yapar, mantığı geçerli. Buna paralel, “çok ölüm oluyor, tersaneleri kaydırıverelim, yat limanı, üretimi yapalım, temiz olsun” gibi bir söylem vardı. Zaten birileri konuşurken, gemi inşa sermayesi Anadolu’nun kıyılarına yayılıyordu. Ne oldu? Ölümler de saçıldı. Çünkü taşeronlu üretim tarzı da saçıldı. 2009’da yaşamını yitiren 15 işçinin 10’u Tuzla’da, beşi Tuzla dışında öldü. Yayılan taşeronluk sistemi, yayılan sermaye ve yayılan ölümler… Üretimin yüzde 80’i hala Tuzla’dan çıkıyor. Geçen sene daha fazlaydı. Samsun, Trabzon, Ordu'daki tersaneler yeni, Yumurtalık yapılmakta. Yalova Tersaneler Bölgesi'nde iki işçi, İzmit Körfezi’nde Marmara tersanesinde iki işçi, Kocaeli Serbest Bölgede iki işçi Kocaeli TVK tersanesinde bir işçi, Zonguldak Ustaoğlu'nda da bir işçi daha öldü. Pendik Askeri tersanesi, ki Tuzla’ya örnek gösteriliyordu, iki işçi de orada son iki senede canından oldu. Bir de işin içine Kocaeli, Yumurtalık gibi serbest bölgeler giriyor ki, oralarda iş, gümrük, çevre mevzuatları çeşitli oranlarda askıda. Adı üstünde, serbest, yani masun. Böyle yerlere herhangi bir işçi örgütlenmesinin girmesi çok çok daha zor. Türkiye’deki istihdamın ikisinden sadece biri kayıtiçi. İstisna olması gereken, kural olmuş. Burada işi kuralına göre oynanan ekonominin kural olmasından nasıl bahsedebilir? Olağanüstü hal, olağan hal olmuş.

Tuzla her ne kadar AKP'li Belediyeyi seçse de, şartlar sendikacılık açısından çok elverişli değil mi?

Parti tercihleriyle sınıf yapısının ilişkisi düz değil, çok karmaşık. Ben sistematik çalışmadım bu konuyu Tuzla özelinde. Tuzla son seçimlerde, yüzde kırkar kırkar AKP'ye ve CHP'ye oy vermiş, bu dağılım sınıfsal/sosyal profili ele vermiyor. Aslında Tuzla’nın hâlâ bir işçi havzası olması, yaşamak ile çalışmanın birbirinden ayrılmamış olması örgütlemeyi kolaylaştıracak mekânsal bir avantaj. Bu durum tekstil, gıda, metal, hizmetler gibi diğer işkollarındaki sendikaların hayalini bile kuramadığı bir örgütlenme kolaylaştırıcısı. Siyasi tutumdan, Tuzla'da işçi örgütlenmesine gelirsek, ki bence o daha önemli, bence Tuzla’daki sendikalaşma , “aksiyona yönelik” tavrın uygun olmadığına inandığım bir alan. Burada, işçilerin farklılıkları içinde bir araya geldikleri bekârodaları, kahvehaneler, hemşehri dernekleri, amele pazarları gibi yerleri tespit edip, oya işi işler gibi uzun vadeye sabırla yayılan bir örgütlemenin yapılması gerektiğine inanıyorum.

Bunu tam da şu kriz dönemindeki kısıtlı gözlemlerime dayanarak söylüyorum: Limter-İş'li sendikacılar büyük riskler alarak militanca “yasadışı işveren pratiklerini” afişe etme politikalarına girişiyorlar. Bu da havzadaki işçi sınıfı üzerinde iki tip etki yaratıyor bence: Çok büyük bir kesim, sınıf sendikacılığını karalayan 1980 sonrası genel ideolojik ortamdan da, Tuzla özelindeki işveren propogandalarından da etkilenerek, sendikalaşmaya karşı olumsuz duygularla karışık bir korku biriktiriyorlar. Bu krizden önce de vardı. Krizle beraber ikinci bir tutum da devreye giriyor. Taşeron iflasları artıyor. Alacaklar aylar aylar boyu tahsil edilmeyince, Limter-İş'e gidiliyor. Oradaki sevgili arkadaşların, büyük insani bedellerle koruudukları bu “militan ve gözüpek” olma yaftası şunu getiriyor. Bıçak kemiğe dayandığı zaman, işçiler sendika ile çok kısa vadeli ve pragmatik amaçlar çerçevesinde, yani verilmeyen ücretlerin tahsili için ilişkiye geçiyor,. Bu, sendikanın Tuzla’daki işçi kesimini kendine ısındırdığı, aynı zamanda onların diline aşinâlığını artırdığı bir sürece evrilir mi? Sendikanın kriz döneminde böyle noktasal bir şekilde, çeşitli hak mağduriyetine uğramış işçilerle bir araya gelmesi, kalıcı bir örgütlenmeye dönüşür mü, bunun oturup ciddi bir şekilde düşünmek gerekiyor.


Bu mülakat eXpress, 2010/01, 01-15 Ocak 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Cüzi değişiklikler ve eklemelerle tekrar Sendika.Org'da yayınlanmaktadır.
Yazı:  Şahan Nuhoğlu