İşçinin makbulu; ölüsü mü, dirisi mi? - Nihal Kemaloğlu

Bükköy Maden İşletmesi'nde bile bile ölüme gönderilen işçilerin 'hayatlarını' alelacele emekliye sevk eden 'akıl', caddelerde ve parklarda 'canlı işçinin' peşine düşüyor.

Faciaya denk ölümleriyle 'dramatik öykü' olan işçiler, yaşarken kamusal alandan kovulan suçlular adeta!

Ne kamu sektöründe ne de özlük haklarında, 'emek' adının geçmemesi piyasanın özel ricası olsa gerek!

Örgütlenme, hak arama, dayanışma ve ortak eylem 'kamusal suç', işçiler ise 'asayiş suçlusu'.

'Bir araya' gelerek toplanan işçi ve öğrencilere 'provokasyon odağı' kılıfı biçiliyor.

Aslında liberal ekonomizmin ceremesini yıllardır çeken işçiler, sistemin 'gerçek kabusu'olarak diriliyorlar.

Buz gibi siyasetçilerin, donuk ve gaddar yaklaşımlarıyla 'istenmeyen kesim emek', 'vatandaş düşmanı' diye nitelendi.

'Yeni ayrımcılık' işçi vatandaşa karşı formunda şekillendiriliyor.
Etnik milliyetçiliğinin sınırları içine hapis siyasetin 'demokratikleşme' iddiası tam da burada yitiyor.

Siyaset bütün siyasi partiler için iflas ediyor...
Biber gazı, tazyikli su ve panzerlerle üstlerine gidilenlerin 'haklarını arayan' yüz binlerce aile, çocuk ve kadın olduğu gerçekliği ise daha da büyüyor...

Onların içinde boğulduğu hayatın, gerçek sosyal travmamız olduğu da...
Ankara'nın ayazında günlerdir eylemlerine devam eden 10 bine yakın Tekel işçisi parklara sürgün edildi.

Başkentte 'işçi avı' var...

Soğukta üşümüş, ince ceketli babaların ve oğulların, Samsun, Diyarbakır, Tokat, Adana, Hatay, Muş, Bitlis, İzmir, Muş'tan gelerek ortaklaşa girdikleri hak arayışı kimin içini titretmiyor ki...
İzmir ve Diyarbakır, Tokat ve Muş, bu insanlarımızla bölündü denen ülkeyi zihnimizde birleştirmiyor mu?.

Onları bir arada tutan güç, haklarına olan inançlarıdır, şiddete tapınan etnik milliyetçilikleri değil...

Gözaltına alınan, kalp krizi geçiren, yüzlerine biber gazı sıkılan ama yine de eylemlerini sürdüren işçilerle tek bir vatan olunur, yoksa hamasi söylemlerle değil.

Oysa iş yasalarıyla özelleştirmenin ve taşeron düzenin, devredilen, kiralanan 'dilsiz malları' olmaya zorlanıyorlar.

Egemen ekonomik sistem, piyasacılığa, sermaye seviciliğine, sıcak paragözlüğe dayandığından çalışanların direnişi' terörist saldırısına 'tercüme edildi.

Tekel fabrikalarının özelleştirilmesiyle devletin öngördüğü 4-C statüsündeki 600 TL'yi ve sosyal hak tırpanını kabul etmeyen Tekel işçileri, aileleri ve çocuklarıyla direnişlerini sürdürecekler.
İstanbul'da 898 itfaiye işçisi ise 'itfaiye hizmet alım' ihalesinin başka bir taşeron firmaya verilmesiyle 2009 yılı sonunda işlerini kaybetmeyle karşı karşıya geldiler.

İşçilerin, taşeron sisteme ve Büyükşehir Belediyesi'ne olan tepkileri için yaptıkları yürüyüş engellenmeye çalışıldı, tazyikli suyla dağıtılmak istendi.

TCDD'de ise 25 Kasım grevine katıldıkları için 'açığa alınan' 16 işçi için grev yapan demiryolu işçilerine polis müdahale etti, dört kişi gözaltına alındı, 46 işçiye daha işten el çektirildi. Eylem yapanlardan 'tazminat cezası!' kesileceği söylendi.

İşçinin evrensel ve meşru hak arayışlarının aslında 'insan hakları mücadelesi' olduğunu siyasetin kendisi biliyor.

Eğer bizler bu hak mücadelesinde işçinin yanında durursak, 'vatandaş mağdur oldu!' ve 'masum olmayan eylemler!' klişeleri de işe yaramaz olur.

Liberal düzenin nasıl despotik yöntemlerle 'kendi varlığını ve karlılığını' koruduğunu, 'suçlu parazit' gibi işçileri sindirmeye çalıştığının tanığıyız.

Ağır görme kusurlu rengarenk medyamızın da 'insansız' ve 'vicdansız' sayfalarının, ekranlarının narkotik etkisinden çıkarak kendi gözlerimizle etrafa bakalım.

Ve ekleyelim, eğer işçiler susturulmazsa, tam demokratik ve de bölünmemiş bir ülke olacağız!

19 Aralık 2009 / Akşam