Ölüm hep bize, bize mi düşer usta? – Murat Işık

İstanbul'da yağan yağmur ve selin ardından, tam bir insanlık ayıbı yaşandı. Onlarca insanın göz göre, göre ölümüne davetiye çıkarıldı. Ölen her insan devletin, yerel yönetimin çarpık yapılaşmanın ve rantın, kurbanıydı, şehr-i İstanbul'da. Ama belki bunlardan en dramatik olanı Pameks Tekstil Fabrikasına işçi götüren minibüste sıkışarak boğulup ölen yedi kadın emekçinin TV deki görüntüleriydi.

Biliyoruz ki Selden ölen yedi kadın emekçi değildi, o arabada ölen insanlıktı...

İstanbul'da 'mal' taşır gibi minibüse bindirilmiş yedi tekstil işçisi kadın ölüme göz göre, göre gönderildiler. Oysa ecellerinden ölmedikleri kesindi.

Aç gözlü patronların kar hırsındandı, ölümleri. Daha insani bir vasıtayla işçiler taşınabilecekken, kapalı kasa yük taşınan bir minibüsle, işçiler taşınıyordu. Üstelik oturacak bir yeri bile olmayan havasız, camsız minibüstü bu, işçilerin taşındığı araç.

Oysa ölen insan soyuydu. Üç kuruş için karın tokluğuna gayri insani koşullara razı oluyorlardı. Zira taşınan tekstil patronlarının ürettikleri mal da değildi. Yedi emekçi kadındı. Yani yedi candı.

Ancak Türkiye işçi ölümleriyle yeni tanışmıyor. Tuzla tersanelerinde yüzün üzerinde işçiyi ucuz emek çalıştırmak adına, patronlar ölüme gönderilmediler mi?

Merdiven altı olarak ifade edilen kaçak atölyelerde sigortasız, güvencesiz binlerce işçi hiç bir koruyucu önlem almadan kot taşlama işlerinde 'silikozis' denen dermansız hastalığa terk edilmediler mi?

İstanbul Davutpaşa'da ruhsatsız havai fişek imalathanesindeki patlama 21 kişinin ölümüne 116 kişinin de yaralanmasına yol açmamışmıydı? Hafızalarınızı biraz daha tazeleyelim.

Yine her yıl, çalışmaya giden Kürt tarım emekçilerinin onlarcası trafik kazalarında kitleler halinde ölüp ya da yaralanmıyor mu?

Belki bunlardan en çarpıcı olanı Urfa-Ceylanpınar'da çoğunluğunu kadınların oluşturduğu 40'a yakın tarım işçisini taşıyan kamyonunun dereye uçmasıyla, 10 kadının yaşamını yitirip, onlarcasının yaralanmış olmasıydı. Zira onları bekleyen de, kamyon kasalarında ölümdü.

Yine 2005 yılının sonunda Bursa'nın Nilüfer ilçesinde Özay Tekstil'e ait fabrikada çıkan yangında, kapılar üstlerine kilitli olduğu için, 5 kadın işçi kaçamayıp yangında öldü. Özay Tekstil'in sahipleri 'adaletin' 'mülkten' yana tecelli ettiği bir hukuk sisteminde doğru dürüst bir ceza almadan kurtuldular. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün...

Emek örgütlerinin örgütleyemedikleri, tamamen insanlılık dışı koşullarda esnek çalıştırılan kır ve kent emekçileri, ancak ölümleri ile aklımıza gelmekte.

Kimi kamyon kasalarında, kimi yanarak, kimi tersanelerde tonluk aletlerin altında can veriyor, kimi ciğerleri taşlaşarak birer, birer onar, onar ölüyorlar.

İş güvenliği sağlanmadan, koruyucu sağlık önlemleri alınmadan milyonlarca işçi sermayenin kar hırsına terk edilmiş durumda.

5 Ağustos'ta yürürlüğe sokulan 'İşyeri Sağlık ve Güvenlik Birimleri ile Ortak Sağlık ve Güvenlik Birimleri Hakkında Yönetmeliğe karşı KESK, DİSK, TMMOB ve TTB ortak basın açıklaması yaptılar. Tamda İstanbul'da yedi emekçinin ölümü bu açıklamanın sonrasına geliyordu. Yapılan açıklamada. 'işçi sağlığı ve iş güvenliği olmadan, işçi çalıştırılması güvenceye alınmıştır' deniliyordu.

Zaten bu güne kadar işçi ölümlerine karşı Çalışma Bakanlığı'nın kayıt dışı üretim yerlerinde periyodik bir denetim yapmadığı son yaşanan ölümlerden de anlaşılıyor.

Sendikalar ve kitle örgütleri sorumlularının peşini bırakmamalıdır. Ölen emekçilerin anıları taze tutulmalıdır.

KESK kadın işçilerle ilgili duyarlılığı geliştirmek için 8 Mart 2006 yılında dünya kadınlar gününü Bursa'nın Nilüfer ilçesinde Özay Tekstil'de ölen 5 kadın işçiye atfetmişti, sonraki yıl dünya kadınlar gününü Ceylanpınar da kazada ölen Kürt kadınlarına atfetmişti.

KESK’in, 2010 yılı dünya kadınlar gününü İstanbul'da ölen yedi tekstil işçisi kadına atfetmesi anlamlı olacaktır.

17 Eylül 2009 / Demokratik Açılım