Biyopolitik bir alan olarak Tuzla tersaneleri-Yavuz Yıldırım

Tuzla tersaneler bölgesinde işçi ölümleri devam ediyor. Sayılar artıyor; teknik veriler, oranlar, istatistikler sunuluyor; giderek normalleşen süreç işlemeye devam ediyor. Aslında bu süreç, bir egemenlik sisteminin işleyişinin en sembolik hali olarak karşımızda duruyor.

Tuzla tersanelerinde yaşanan ölümler, sıradan yaşamların siyasal alan içinde nasıl üretici bir güç olduğunu, daha doğrusu sıradan ölümlerin sistemin işleyişinin bir ögesi olduğunu gösteriyor. Ölümlerin, bir kamp olarak örgütlenmiş bir bölgede yaşanıyor olması, kör gözümüze parmak olmaktan başka bir anlam ifade etmiyor. Tersanelerin duvarları, kampın duvarları olarak, içeri ile dışarıyı ayırıyor ve dışarıdaki ölümler içerinin yeniden üretilmesi için bir araç haline geliyor.

Tersanelerde yaşanan ölümler, Foucault’nun çerçevesini çizerek bize sunduğu biyopolitik iktidarın birebir yansıması olarak görülebilir. Artık yok etmenin değil, kontrol etmenin matah olduğu egemenlik anlayışında, ölüm bireyin her türlü iktidardan sıyrıldığı, kendi kendisine döndüğü ve kendisinin özel alanına çekildiği andır. Çünkü iktidar, artık yaşamın nasıl olacağını kontrol ederken, ölümü bir araç olarak kullanmaz; tersine onu kendi sınırlarının dışına koyar. Böylece, dışarı attıkları ile kendini yeniden var eder.

Bedeniyle siyasetin konusu olan insan

Bu yönde bir analiz, Agamben’in çıplak hayatın siyasallaştırılması yaklaşımı ve kutsal insan metaforu ile de örtüşür. Çünkü “öldürülebilen ama kurban edilemeyen” kutsal insan (homo sacer), bir belirsizlik mıntıkası olarak iktidarın bir nesnesi haline gelir. Yaşamaya terk edilerek, üzerinde hukukun işlemediği ya da yeni bir hukukun yaratılabildiği kutsal insan, yapıp ettikleriyle değil ama sadece bedeniyle siyasetin bir konusu haline gelir. Varlığına bir kutsallık atfedilse de öldürülmesi için bir kurala ihtiyaç duyulmayan insanlar/gruplar, biyopolitikanın düzenleştirici eyleminin merkezinde yer alırlar.

İşçinin emeği, üretimin birinci unsuru iken bedeni de egemenliğin bir unsuru haline gelir. Onun bedeni, yaşamla siyasetin kesiştiği bir alandır. Bedeninin bütünlüğü, yaşam hakkının tanınıp tanınmayacağı, siyasi bir karar verme sürecini öngörür. Üretken bir bedenin, gerektiğinde posa gibi atılıp bir kenara koyabileceğine karar veren egemenlik türü, onu ölümle-öldürmeyle tehdit etmez. Sadece kapatır ve böylece dışarı koyarak terk eder. Ölümün nasıl ve hangi amaçlarla olacağını kontrol altında tutan egemenlik, sistemin işleyişi için bu kapatılmış alandaki ölümleri mazur görebilir. Çünkü, dışarıda bırakılarak unutulan ölümler, tam da içerinin gereksindiğidir; çünkü o ölümler buradaki hayatı var etmeye devam eder. Ölümleri herhangi bir kutsallık içermeyen sadece istatistiki veri olarak kayıtlara geçenler, bizim normal süreçlerimizi anlamlı kılarlar.

Agamben’in sözleri ile “biyosiyasetin ölüm siyasetine dönüşebildiği noktaya işaret eden sınır kesin değildir. Bu sınır hareket halindedir, hukukçulardan doktorlara, bilimcilere, uzmanlara ve rahiplere, ortak-yaşam ilişkisi içinde olduğu bölgelere kaymaktadır”. Doğal olan ile onu değiştirme gücüne sahip kutsalın ilişkisi, farklı biçimlerde yeniden kurulabilir. Farklı aracılarla günlük hayatta uygulamaya konan bu biyopolitik pratiklerle, yaşamsal olan siyasi karar alma süreçlerinin içine daha çok çekilirken, kaçak işçiler-emekçiler-mülteciler-sigortasız çalışanlar-ameliyat için bıçak parası ödeyenler-haraç verenler-mevsimlik işçiler-gündelikçikler-işten atılma tehdidi ile çalışan herkes, dışarı atılma ve ölüme terk edilme eşiğinde yaşıyor.

Egemenlik mantığı ve ayaklar-başlar

Üretilen bu “belirsizlik mıntıkaları” sınırları, limitleri, süreklilikleri belirlerken, doğruluğu kodlanmış siyaset ve onun getirisi olan egemenlik mantığı ile ayaklar-başlar rahatlıkla sınıflanıp resim tamamlanıyor.

Bırakın işçi-çalışan haklarını, insan doğasının-insanlık onurunun kaldıramayacağı standartlarda çalıştırılan emekçiler, temel öznesi oldukları Cumhuriyet’in, yaratıcı gücü oldukları devletin yok saydığı, görmediği çünkü sınırlarının dışında tuttuğu ve bu nedenle ölmelerinde herhangi bir sorun görülmediği “kutsal insan”lardır. Tuzla tersaneleri de onların toplandığı bir kamp olarak bir arada tutuyor. Negri’nin söylediği gibi, biyopolitikayı tersinden yeniden kodlayıp, yaşamı ve siyaseti yeniden üretecek bir dönüştürücü güç, bu tür kampların içinden üretilebilir. Belki de bu noktada gereken “kişinin haydi hep birlikte karar verelim diyeceği bir başlangıç anı”nı ortaya koyabilmektir.

Yavuz Yıldırım: Ankara Üni. SBF, Araş. Gör.

yavuz.yildirim@politics.ankara.edu.tr

15 Mayıs 2008 / Radikal