Tuzla tersanelerinden hareketle kapitalizm ve Türkiye’yi anlamak-Fuat Ercan ile söyleşi

Özgür Düşün Dergisi’nin 43. sayısında Fuat Ercan ile yapılan söyleşiyi konunun güncelliği nedeniyle okurlarımızla paylaşıyoruz.
(Söyleşi üç ay önce yapılmıştır…)


Merhaba, güncel bir konuyla başlayalım istiyoruz. Tuzla tersanelerinde yaşanan ölümlerle birlikte daha sesli tartışılan “işçi sağlığı ve güvenliği” sorunu küreselleşme tartışmalarının neresine oturmaktadır? Diğer bir deyişle; kapitalizmin verimliliği ile işçinin çalışma koşulları arasındaki ilişki nasıl kurulmaktadır?

Fuat Ercan: Tuzla tersanelerinde yaşanan ölümler, dolayısıyla “işçi sağlığı ve iş güvenliğinin” küreselleşmeyle ilişkisine ait sorunuza cevap vermek içler acısı bir durum. Tuzla tersaneleri birer mezarlığa dönüşüyor. Yaşanan ölümler ise aslında yaşadığımız gerçekliği oldukça açık bir şekilde ele veriyor. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Çelik’e yöneltilen soruya verdiği cevaba bakalım: “Tabii bunlar son derece üzücü. 2002'ye kadar Türkiye'de toplam 37 tersane vardı. Şimdiki tersane sayısı ise 76. Giderek de artacak. Çünkü yoğun talep ve sipariş var. Tersanecilerimiz pazardan daha fazla pay alma çabası içinde. Tersaneciliğin hızlı bir şekilde gelişmesi sevindirici. Dünyada ön sıralara geldiğimiz gemi inşa sanayisi yıldızı parlayan bir sektör. Sektörün daha da gelişmesi ve pazardan daha fazla pay almamız noktasında üzerimize düşenler olduğuna inanıyorum. Çünkü ciddi bir ihracat gerçekleşiyor ve ülkeye döviz giriyor. Bu nedenle sektörü yıpratmaya yönelik bir kampanyanın doğru olmadığı kanaatindeyim. Bu durum Türkiye'de sektörün gelişmesini istemeyen yabancıların ekmeğine yağ sürer.” Bakanın cevabı ilk elden küreselleşme denen olgunun ne olduğunu açıkça ele veriyor. Küreselleşme kapitalizmi yani kapitalistlerin dünya ölçeğinde birikim yapmasıdır. Tersane sahipleri ve patronları dünyada etkin oldukları ölçüde sadece Türkiye’de kapitalizm gelişmiyor, küreselleşme denen olguda yoğunluk kazanıyor. Yani küreselleşme olgusu tersane patronlarından bağımsız bir şey değil, küreselleşme olgusu Tuzla tersanelerinin mezarlığa dönemsinden başka bir şey değildir. Bakan açıkça ifade ediyor. 37 Tersane vardı, 76’ya çıktı ve daha da çıkacak. Yani bakanın değimi ile sektörün yıldızı parlıyor, ama kan ile gözyaşı ile parlıyor. Din kardeşliği söylemi burada bitiyor ve kapitalizmin/patronların acımasız kar hırsları her türlü değerin yerini alıyor. Sektörün daha fazla gelişmesi, yani dünyadan daha fazla pay kapması daha az maliyetle daha hızlı ve daha çok üretim mantığını detsekleyecektir. Yani bakanın sektörün gelişmesine sevindiği ölçüde, kan ve gözyaşları da artacaktır. Tersane ölümleri Türkiye’de kapitalizmin ulaştığı aşamayı açığa çıkarıyor. Ama bunun yanı sıra egemen düzenin kullandıgı ideolojiyide deşifre ediyor. Bakana göre ölüm haberlerini duyan ve canı yanan insanlar bu acılarını dillendirmemeleri gerekir. Ölümleri konuşmak yabancıların ekmeğine yağ sürer olarak dile getiriliyor. Yani o bildik vatan hainliği suçlaması ile karşı karşıyayız. Tabi ülkeye döviz giriyor, ihracat artıyor. Sanki ihracat ve döviz kazançları orada çalışanların cebine ya da Türkiye’deki sermaye dışı kesimlerin cebine giriyormuş gibi. Kisaca Tuzla tersanesindeki iş cinayetleri, kapitalizmi ve onun dünya ölçeğindeki işleyişi olarak küreselleşmeyi ve daha da önemlisi tersane patronlarını gözler önüne sermiştir. İş cinayetleri kapitalizmi ve onun taşıyıcı unsuru olan patronları olanca çıplaklığı ile gözler önüne sermiştir. Egemen güçler ise bu açık gerçekliği bir dizi ideoloji kullanarak, ideoloji yetmediğinde ise “Yeni Tip Karakol Botu Projesi”nin ilk iki botunun kaynak töreninde olduğu gibi emniyet güçlerinin müdahaleleri ile susturuluyor. Emniyet güçleri sendikacıların sorunlarını başbakana aktarmalrına izin dahi vermedi ve 5 sendika üyesini gözaltına aldı.

Bu açıklamalardan sonra bir kaç şeyi yan yana koyalım. Tuzla tersanelerinde bir taraftan ölümler arka arkaya gerçekleşirken, diğer yandan Türkiye'deki gemi üretiminin dünyadaki rekabette ne kadar önde olduğuna dair olumlu haberler geliyor. Kapitalist ekonomiyle küreselleşen dünya piyasasında ayakta kalmak demek, aynı zamanda rekabet edebilmek demek. Rekabet ise en az girdiyle, en az maliyetle daha fazla ve daha hızlı üretmek. Ve en az girdiyle daha çok ve daha hızlı üretim dediğimizde de, bu hız ve yoğunluğa malzemeler dayanabiliyor ama insanlar yani emekçiler bu hıza uyum sağlayamıyor. İnsanları bu uyum sürecine adapte edebilecek sağlıklı koşulların da bir maliyeti var. Fakat öyle aç gözlü bir süreç var ki maliyetleri aşağı çekmek üzere o maliyetleri de göze almıyor patronlar. Toplam karları içinde oldukça düşük denecek maliyetleri üstleneceklerine, yaşanan iş cinayetlerinin nedeni olarak da işçiler, yani ölen sakatlanan cahil işçiler gözteriliyor. Bir iş cinayeti sonrası konuşan bir tersanenin iş güvenlik şefi, kazaların nedenini işçilerin cahilliğine bağlayacak açıklamlar yapabiliyor.

Burada Tuzla tersanelerindeki ölümlere ilişkin bir diğer sorunlu analiz ise hep tersanelerdeki taşeronların gösterilmesi. Suç kapitalizmin işleyişinde değilde sanki ondan bağımsız “taşeronlara” bağlanıyor. Taşorenlaşma kapitalizmin ve dolayısıyla küreselleşmenin ulaştığı yeni aşamada açığa çıkan yeni üretim organizasyon tekniklerinin bir parçasıdır. Taşeronlaşma dünya ölçeğinde sermayelerin maliyeti aşağı çekmesinin yollarından biri. Üretim süreci çok parçalanıp her biri de bir taşerona verildiği zaman sadece sağlık sorunu değil, o insanların örgütlenmesi bir araya gelmesi gibi sorunları da açığa çıkarıyor. Çünkü taşeronlaşma kendi içinde hiyerarşik yapılar oluşturuyor. Taşeron bir yerde çalışanla, orada bilfiil çalışan arasında hiyerarşik yapılar kuruyor. O hiyerarşik yapıların alternatif bir sese dönüşmesi de çok zor. Sanki tanrısal bir dille şöyle bir şey gündeme gelmiş: Kapitalist sistemin yapısal mantığı açığa çıktıkça sermaye ile emek arasındaki çelişkiler, emeği her yanıyla kuşatan bir yapısal özellik kazanıyor. Aslında bu Marksistlerin uzun zamandan beri söyledikleri, kapitalizm yol aldıkça sermaye birikimi gerçekleştikçe beraberinde emek ile sermaye arasındaki o en acımasız çelişkilerin de açığa çıktığının göstergesi. Küreselleşme kavramı Türkiye'de tekstil sektöründe başta yaşandı daha sonra yavaş yavaş otomobilde, gemi sanayinde, kimyada... Bu alanlarda dünyada artık rekabet edebilmenizin iki tane referans noktası var. Bir; ucuz girdi kullanmak, bir de bu ucuz girdiyi hızlı kullanmak. Ucuz girdi bizde hammadde ve doğal kaynaklardır. Su, enerji, gibi termik santraller bu alanlar gündeme getiriliyor. Bir de emek gücüdür. O yüzden de son dönem yasal dönüşümler, uygulamalar tam anlamıyla emek gücünü devletin kontrol altına alıp, olabildiği kadar üretim sürecinin pasif bir değişkenine dönüştürülüyor. Zaten burjuva iktisatçılar emeğe bir meta gözüyle bakarlar. Kapitalizmin geldiği bu aşamada sermaye işçiyi gerçektende metalaştıracak bir şeye dönüştürdü. Malzemelerin, suyun, enerjinin tüketilmesi gibi emekçinin sadece emek-gücü değil artan hıza bağlı olarak olarak biyolojik varlıkları da tüketilir/yokedilir oldu. Sermaye emeği bir insan olarak görmüyor/göremiyor. Bir girdi olarak görüyor, öyle olduğu zaman da tabi rekabet süreci insan olarak görmediği şeylerin yaralanması, ölmesi açığa çıktıkça insan oldukları açığa çıkıyor. Türkiye’de kapitalistler dünya ölçeğinde güçlenip geliştikçe, işçiler/emekçiler için ayakta kalma daha da zorlaşacak. Sosyal Güvenlik Yasa Tasarısı, hazırlanan Sendikalar Yasası bu sürece ait önemli ipuçları sunuyor zaten.

Tuzla tersanelerinden bahsettik. Can güvenliği olmayan çalışma koşullarından. Peki can güvenliği tartışmalı olan bir çalışma yaşamında “sosyal güvenlik” tartışmaları ne ifade etmektedir? Sosyal güvenlik yasası tartışmaları sözüm ona bu haktan bile yoksun olan kayıt dışı işçiler için ne anlam ifade etmeli?

Fuat Ercan: Deminki soruya verdiğimiz cevapta dediğim gibi; sermayelerin, bireysel sermayelerin en büyük problemi dünya ölçeğindeki rekabette ayakta kalabilmek. Ama bu dünya ölçeğindeki rekabette ayakta kalmak isteyen sermayelerin son 20 yıldır büyük bir direnişi var. Direniş neye karşı? Devlete karşı değil. Ama ulus devlete karşı bir direniş. Ulus devletin sermaye üzerinden aldığı vergileri vermek istemiyorlar. Ulus devlet bir yandan sermayenin toplam yeniden üretim koşullarını sağlıyordu diğer yandan ise verili eşitsiz ilişkileri baskı altına alma ve meşrulaştırma işlevi göreüyordu. Sosyal güvenlik devletin sistem içinde üstlendiği önemli alanlardan biriydi. Kapitalizm başlangıç koşullarında işçi sınıfı kapitalistler için tüketilecek bir ürün olarak görülüyordu. Ama sonra şu açığa çıktı; biz kapitalistlerin birey olarak, tekil iş gücü olarak Ahmet’i, Mehmet’i, George’u üretim sürecinde iş yerinde bu kadar tüketirsek daha sonra ihtiyacımız olan iş gücünü nasıl sağlayacağız. Devlet sermayelerin geleceğe yönelik bu ortak genel mantığını üstlendi. Özellikle de işçilerin tarihsel mücadelelerinin de etkisi ile devlet sermayenin toplumsal yeniden üretimi işlevini üstlendi. Fakat bu işlevin bir maliyeti vardır ve bu maliyeti devlet karşılamak zorunda. Eğitim, sağlık gibi sosyal güvenlik için devletin kaynağa ihtiyaç vardı. Bu maliyeti, uzun zamandan beri ulus devlet içinde örgütlenen sermayeler zorunlu olarak karşılıyorlardı. Zorunluluk bir yandan ulusal mekanda birikimin ağırlıklı gerçekleşmesi ile ilintili iken, diğer bir şart ise özellikle emeğin yarattığı zenginliğin yani kar oranlarının yüksek olması idi. Bu iki değişken tarihsel bir dizi değişken dolayında biçimlenmişti. Ama sermaye birikiminin en önemli özelliklerinden birisi zaman içinde artarak daha az sayıda patronun elinde birikmesidir. Bu birikime biz aşırı-birikim ve bunun da sonucu olan aşırı-üretim diyoruz. Çoğunlukla ulusal-mekan içinde aşırı-biriken sermaye bir aşamada değerlenme koşullarını bulamadığında değersizleşme sürecine girerki, bu süreç 1970’lerden itibaren yoğunlaşarak artmıştır. Patronlar ellerindeki sermayeleri değerlendirmek için bir dizi yola başvurmuşlardır. Bu yolları aslında artık çok yakından biliyoruz. İlki sermaye için yeni değerlenecek alanlar bulmak, yani eğitim, sağlık, konut, su gibi alanları sermayenin değerlenme alanları olarak sürece eklemlemek, Bunun yanı sıra sermaye için bir diğer alan yeni ülke-mekanlara akarak orada değerlenme koşulları bulmak. Yani emperyalizm dediğimiz olgu. Ama 1970’lerden itibaren emperyalizm olgusu farklılaşmıştır. Artık eşitsiz ilişki biri sermaye diğeri sermaye-dışı olan arasında gerçekleşmiyor. Artık farklı donanımlara sahip sermayeler arasında bazen tamamen eşitsiz ama genellikle de birbirini tamamlayan ilişkiler biçiminde gerçekleşiyor. Bu gün tersane sahiplerine bakalım. Uluslararası ticaretin yoğunluğu arttıkça bizim sermayeder-tersane sahipleri daha bir güçleniyor. Bu iki uygulamanın tetiklediği bir diğer olgu ise devletin sermayenin toplam yeniden üretim için gerekli olan işlevlerin dönüşmesidir. Bu dönüşüm bir yandan devletin kaynak için yöneldiği sermayeden vergi almaması/alşamamasıdır. Bu sermayenin devlete karşı vergi isyanıdır. Bu isyan diğer yandan devletin üretim alanlarından çekilecek özelleşme ile bütünleşince daha da bir önemli hale gelecektir. Ve sosyal güvenlik için daha önce kullandığı kaynaklara ulaşamadığı ölçüde, sosyal güvenlik sorunu bir kaynak sorununa dönüşecektir. Ama sermayeler bu kaynak sorununu da sermayenin değerlenme alanı olarak görecek ve sosyal güvenlik alanı sermayenin egemenlik alanına çekilecektir. Böylelikle özellikle kaynak sorunu çözüldüğü gibi bizim gibi geç kapitalistleşen ülke sermayeleri/patronları için sorunlu görülen sermaye piyasalarının derinleşmesi sağlanacaktır. Yukarıda işaret ettiğimiz kapitalizmin dünya ölçeğinde hız kazanması ve maliyetleri aşağıya çekmesi açıklamasını sosyal güvenlik ile ilişkisini kuralım. Kapitalizm çalışanların yaşam koşullarını zorlaştıracak bir değişime girmekle kalmayıp, aynı koşullarla karşılaşan emekçilere de şunu önermekte. Bu koşullarda ayakta kalmak için sosyal güvenlik ve sigorta işini de ben halledeceğim. Bu bir yandan kişilerin riskleri (hastalık) ve dahası geleceğini (emeklilik) güvence altına almaya ilişkin tarihsel kazanımları ortadan kaldıracak ama diğer yandan ise bir fiil bu hak kaybı sermayelerin yeni değerlenme ve güç kazanmalarına yol açacaktır. Çalışanların risk ve belirsizliklere karşı kendilerini/ailelerini korumak için piyasaya başvurmaları çalıştıkları an daha verimli olmayı gündeme getirdiği oranda da piyasallaşmış sosyal güvenlik sistemi aynı zamanda çalışanlar üzerinde bir denetim biçimine dönüşecektir. Kaynak sorununu yaratan sermayeler, sorunu çözmeği üstlendikleri anda bir taşla bir kaç kuş birden öldürmekteler.

İşaret ettiğim bu mekanizmayı sistemin yapısal bileşenlerinden hareketle analiz etmemiz gerekiyor. Bunu ısrarla vurgulamamız gerekiyor çünkü Türkiye’de muhalif analizlerde sorun enformel-formel iş dolayımında ele alınıyor, bu alana indirgeniyor. Oysa sorun sermayenin bir bütün olarak yeniden üretimi ile ilişkili. Sermaye emek gücünün işçinin yarattığı artı değerin bir kısmını toplumsal yeniden üretimin maliyeti olarak devlete aktarmak istemiyor, çok açık ve net. Sermaye maliyetleri işaret ederek mekanlar/uluslararasında kolayca hareket ettiğine dair bir kısmı doğru ama genel de ideolojik bir yanılsama yaratmış durumda. Bu yanılsama işaret edilerek sermaye için uygun kuşullar oluşturuluyor. Son zamanlarda; “uygun vergi iklimi”, “yatırım iklimi” gibi bizde de hazırlanan yasalar gündeme getiriliyor. Ulus devletler sermaye için uygun mekanlar hazırlama yarışına yani rekabete girdi. Sermayeler arasındaki rekabet ulus devletleri de rekabete soktu. Son dönemde bir yapı oluşturuldu. Yatırım danışma konseyi oluşturuldu. Bütün dertleri, yabancı, uluslararası ve yerel sermayeye “sizin hiçbir maliyetiniz olmayacak” doğrultusunda yasalar geliştirmek. O yüzden sosyal güvenlikle ilgili birinci problem; kapitalizmin geldiği bu noktada maliyeti sermaye sahiplerinin hele hele bizimki gibi sonradan dünya kapitalist piyasasına eklemlenen aç gözlü sermaye sahiplerinin karşılamak istenmiyor oluşu. Çok açık ve net, birincisi bu. İkincisi; hiç referans verilmeyen bir nokta varsa o da yukarıda işaret ettiğim sosyal güvenliğin finansal derinliği sağlayacak önemli bir alan olmaasıdır. Hatırlarsanız 1980'lerden itibaren faiz oranları serbest bırakıldı, uluslararası kısa süreli sermaye girişleri hızlandırıldı. Ama bizim gibi ülkelerde finansal derinlik hala çok düşük. Finansal derinliği artırmanın yollarından biri de sosyal güvenlik için ayrılan fonlar oldu. Robin Blackburn’un o anlamlı kitabında detaylı gösterdiği gibi Ölüm Üzerinden Bankacılık yapılmaya başlandı. İnsanların kendi geleceklerini güvenceye almak için yaptıkları tasarrufları bile sermayenin finans alanında değerlendirme koşuluna açıldı. Bu anlatılanlar “bütçeye çok fazla yük” hikayesinin ötesinde bir durumu ele veriyor. Örneğin sevgili Mustafa Sönmez’in işaret ettiği “Eğer enformel mekanizmayı kayıt içine alırsanız bütçedeki açık kapanır ve sosyal güvenlik için kaynak buluınur” açıklaması ya da bu tarz açıklamalar doğru değil. Sermayenin bize sorun olarak gösterdiği şeyler aslında birer sonuç ve bu tarz sonuçlar yuıkarıda işaret ettiğimiz gibi sermayelerin manevra alanalarını genişletecek olanaklar sağlıyor. Esas sorun emek gücünü satmaktan başka bir çaresi olmayanların sistemin mantığı içine alınmasıdır. Yapısal bir kapan ile karşı karşıyayız. Daha önce yaptığım bir konuşmada da belirtmiştim; "Önümüzdeki dönem sosyal haklara karşı geniş çaplı bir saldırı dönemidir. Yani bizim en temel hak dediğimiz alanlar, konut hakkı, eğitim hakkı, su içme hakkı sermayenin belirleyiciliği altına girecek/giriyor. Kapitalizme tam karşıdan karşı çıkmanın yanında iş güvencesi, iş koşullarının insanileştirilmesi yönündeki taleplerin gündeme getirilmesi gerekiyor.

Mart ayında TÜİK bir açıklama yaptı. Kişi başına milli gelir hesaplamasında değişiklik yapılarak yeni bir rakama ulaşıldı. Daha önce 5.480 dolar olan kişi başına milli gelir, yeni hesaplama yöntemiyle 7.500 dolara çıktı. Bu düzenlemenin uluslar arası standartlara uymak gibi makul bir açıklaması var mıdır? Yoksa, reel olarak artmayan gelirimizi hesaplamayla mı arttırıyorlar?

Fuat Ercan: TÜİK eskiden Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) idi. Bu değişimin kendisi bile anlamlı. Bu değişimi tamamlayan bir diğer değişim ise Türkiye'nin idari bölümlenmesinin değişmesidir. Aslında milli gelirin yeniden hesaplanmasını da düşünecek olursak şunu kabul etmek lazım. Türkiye hakkındaki veriler uluslararası standartlara çekiliyor. Bu ise Türkiye’nin kapitalistleşme sürecinde ulaştığı aşama ile ilgili. Dünya ölçeğinde devam eden kapitalismle bütünleşme hzılandıkça, küresel düzeyde var olan standartlara uymak zorundasınız. Mesela ne isteniyor? Uluslararası sermayenin hareket ettiği yerlerde mekanlarda kesinlik isteniyor. Ne kadar işgücü var, ne kadar kaynak var. Çünkü ulusal muhasebe sisteminin değiştirilmesi yasaları da uzun süredir gündemde. Çünkü bizim bildiğimiz kamu harcamaları gelir ve giderler, hem de bireysel firmaların harcamaların gelir ve giderleri hep bir hesaplama mantığını ele verir. Bunlar ise belirli bir andaki durumu gösterir. Oysa uluslararası muhasebe sistemine ilişkin yasa, sadece bir durumu değil stoklarla birlikte etkinlik ve verimlilik gibi kapitalistlerin karar almalarında önemli olan kriterleri görmek istiyorlar. Yani sömürü ortamının nasıl ve neliği hakkında kesin bilgiye ihtiyaç duyuluyor, bu bilginin de ortak bir dil üzerinden kurulması gerekiyor. Bir ülkede ülkenin kaynakları, işgücü, doğal kaynakları, firmaların güçlülükleri güçsüzlükleri, mali tablo analizleri falan eğer onların belirlediği bir standartta gerçekleşemiyorsa bu ülkedeki firmaları satın alamazlar. Çünkü bir belirsizlik vardır. O yüzden mili gelir hesaplamalarındaki dönüşüm uluslararası sisteme entegrasyonun getirdiği bir şeydir. Çünkü biliyorsunuz ki kapitalizm metalaştırma sürecini gerçekleştirebilmek için ölçülebilir, hesaplanabilir yapılara ihtiyaç duyar. Mesela emek gücü, kapitalizm emek gücünün kendisini zaman ile ölçüp ücretlendirdi. Bizler metaları kiloyla ölçtük, insanların da emek gücünü zaman ile ölçüyoruz. Şimdi Avrupa Birliği'ne geçiş sürecinde Türkiye'deki bütün kaynakların stok ve hareket halinde bilgisine ve bu bilgilerin stanadartlaşmasına yönelik gelişmeler yaşanıyor. Türkiye'deki verili siyasi iktidar tabi ki bu gelişmeleri işine gelecek bir şekilde kullanıyor.

Aynı şekilde büyüme rakamları da ekonomi gündeminde esaslı bir yer alıyor. Hükümet sürekli bir büyümeden bahsediyor. Üstelik bunu rakamlarla da destekliyor. Biz başka bir tartışmayı yürütürken, yoksullaşmadan, iflas eşiğine gelen küçük üreticiden, işsizlikten vs. bahsederken, hükümet büyümeden bahsediyor. Gerçekten bu “büyüme” ne ifade ediyor? Kısacası büyüyen kim?

Fuat Ercan: Sorunuzun sonunda "büyüyen kim" sorusunu sormasaydınız sizin ulusalcı bir düşünceye sahip olduğunuzu düşünecektim. İlk önce tarihsel bir olguya bakalım. Karl Marx kapitalizmin bir tarafta zenginlik bir tarafta yoksulluk yarattığını söylemişti. Türkiye 2001 krizi sonrası % 9'lara varan ve 2002-2007 tarihleri arasında % 6.8 ortalama bir büyüme gerçekjleşti. Aynı yıllar arasında sermaye yatırımlarında %15’e varan artışlar ve yukarıda tersane olgusunda da övünülerek bahsedilen ihracatta %22’ye varan bir artış gerçekleşiyor. Ama işsizlik azalmıyor, ama ücretler artmıyor, ama Koçların, Sabancıların bireysel sermaye ve varlıkları muazzam miktarlarda artıyor. Tüm bu gelişmelere rağmen Türkiye’deki özellikle muhalif sol kesim süreci hormonlu büyüme olarak tanımlıyor. Hem sömürü arttı deniyor ama hemö de sanayileşme olmadı deniyor. Bu nasıl olur. Marksist analiz açısından bu tür açıklamalar sorunlu ama yaşanan olgular ise zaten kapitalzimin kendisi. Eğer hala beklentiniz ulusal kalkınma ise evet iş kötü, ama kapitalizmin analizi üzerinden bakıp sınıfsal analiz yapıyorsanız sermaye yani tersane sahipleri sürekli sipariş alıyorlar, sermayeleri artıyor ve işçilerde bu sermaye artışına yetişlemiyorlar.

İşçi sınıfı sömürülüyor diyorsak, tersanedeki işçilerin çalışma koşulları sonucunda öldüğünü söylüyorsak, bu insanlar bir şey ürettiği için ölüyorlar. Bir şeyi daha hızlı ve daha kötü koşullarda ürettikleri için ölüyorlar. O yüzden, tabi içinde bazı ithal girdileriyle birlikte finansal reel olan parasal değişkenleri çıkarttığımızda o büyüme rakamları %9 değildir belki ama Türkiye'de kapitalizm yol alıyor hem de çok hızlı yol alıyor. Bunun en büyük göstergesi daha 4 gün önce Amerika'da bir araştırma enstitüsü yeni bir rapor dizisi başlattı. Hızlı gelişen ülkelerdeki şirketleri ele alıyor. O şirketlerle ilgili ülkeler içinde Türkiye de var. Şunu artık açıkça söylemenin zamanı geldi. Sermaye birikimi ve kapitalizmin gelişmesi demek sermaye sahiplerinin şirketlerin gelişmesi demek, dün açıklandı Koç bugün için % 37 büyümüş. Büyüme olmaz olur mu? Tabi ki var. Ama problem şu; neye rağmen büyüme? Büyüme demek beş kardeş çalışıyor, beş kardeş 10 birimlik ürün elde ediyor ve hepsi eşit paylaşıyor demek değil ki. Kapitalizm tam tersi, 4 kardeş tam çalışıyor, 5. kardeş de çalışılan emeğin üstüne konuyor. 5.kardeşe de biz patron diyoruz., Tersane sahibi diyoruz. Diğer dört kardeşe de işçi diyoruz. Nasıl bir kardeşlikse bu! O yüzden Türkiye'deki büyüme rakamları doğru rakamlar. Büyüme var, birikim var, uluslararası entegrasyonda hem büyüme hem ihracat var, ithal girdi var. Fakat bunun karşısında Tuzla tersanelerindeki cinayetler var, bunun karşısında taşeronlaşma var, bunun karşısında kimya sektöründe çalışanlar var. Merkezi siyasi iktidar tabiki bu büyüme rakamlarını kendi kendini meşrulaştırmak, ne kadar büyüme kalkınma içinde olduklarını göstermek için kullanacaklar. İşin ilginç tarafı sol Marksist kesimin hayır büyümüyoruz diye ısrarla gündemine büyümeme argümanını alması, IMF, Dünya Bankası bizim büyümemizi sanayileşmemizi istemiyor gibi bir dizi garip ve gariban açıklama var. Bunu diyorsak Türkiye büyümüyor, kalkınmıyor diyorsak sermaye birikimi anlamında; o zaman sömürü var diyemeyiz. Yani büyüme var, sömürü de var. Büyüme yoksa nerde neyi sömürecekler? Şu denilebilir: Büyüme var, büyük kaynaklar yaratılıyor, bu kaynakların bir kısmı ya da önemli bir kısmı dışarı aktarılıyor. O zaman tamam. Ama şunu kabul etmek lazım, Türkiye'deki özellikle sadece 500 büyük firma içine giren çok büyük holding gibi sermaye gurupları değil. 80'den sonra Özal'ın başlattığı projenin başarısının sonucu olan işte KİLER gurubu gibi 80'den sonra hızla büyüyen sermayeler var. Hiç bilmediğimiz guruplar özelleştirmelerde karşımıza çıkıyor. Hiç bilmediğimiz guruplar uluslararası alanda, Irak'ta, İran'da, Çin'de yatırımlar yapıyor. Yani 80'den sonra kurulan kumpas sadece eskiden büyüyen büyük sermayelere değil İslami motiflere de işlenen yeni bir sermaye gurubu yarattı ki, bu sermaye gurupları rekabet içinde çok daha aç gözlü, çok daha emek gücünü emek üzerindeki denetim altına alan bir yapı arz ediyor. O anlamda da kapitalizm artık Türkiye coğrafyasının her bir köşesine sızmış durumda. Bir zamanlar her köşede bir milyoner yaratacağız dendi. 1923'te başlayan öykü 1950'lerde, 80'lerde Türkiye'de her bir mekanda bir milyoner/patron yarattı. Ama bu sermayenin başarısı idi. Geriye dönüp baktığımızda her mahallede bir milyoner/patron yarattıklarını görüyoruz. Türkiye’de 1980'lerden bugüne süren 27-28 yıllık mücadelede sermayenin başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Tuzla tersanesinde yaşanan iş cinayetleri bu başarının ürünüdür. Türkiye'nin dört bir yanında işçilerin/çalışanların bu gün karşılaştığı tüm zorluklar bu başarının üründür. İşin kötü tarafı artık herhangi bir küçük ya da orta ölçekli işletmeye baktığınızda, onlar da bu piyasada büyümek istediklerini görüyoruz. Ayakta kalabilme ya da büyümek için ise ihracat yapmak istiyorlar. Bu yeni büyüme isteğinin hedefindeki temel girdi ise yine emek. Hangi emeği kullanacaklar; kadın emeği, çocuk emeği ve kötü koşulşlarda çalışan tüm emekçileri. Bu büyüme rakamlarına şunu sormak lazım: Örneğin büyüme var diyelim ki %7 büyüme var, %7 büyüme demek piyasaya %7 meta girmiş demektir. Bir de bu işi üretenlerin işçiler olduğunu, ama hangi işçiler. Eskiden bizim bildiğimiz büyük fabrikalardaydı, şimdi evlerde, atölyelerde, sokakta. Yani kadın emeği, çocuk emeği üretim sürecinin içine daha bir çekilir oldu. Yani kapitalizm fabrikalardan sokak aralarına, evlere girdi. O yüzden büyüme rakamları üzerinde dikkatli durmak lazım. Büyümenin hangi sektörlerde olduğu, bu büyümenin Türkiye'de hangi mekanlara yayıldığı, hangi imkanlarda hangi tür emek kullanıldığı vb, iyi incelemek lazım. Büyüme rakamları emek ile sermaye arasındaki çatışmanın gerçek yönelimini verecektir.

Yapısal olarak krizi bünyesinde barındıran bir ülkede yaklaşabilecek bir krizden bahsediliyor. ABD’de resesyon beklentilerinin tüm dünyayı etkileyeceği söyleniyor. Tüm bu kriz tartışmalarında Türkiye nasıl bir rolle ve hangi etki gücüyle yer alıyor?
Fuat Ercan: Bugün kriz üzerine yine büyük tartışmalar var. Toplantılar yapılıyor, krize soldan bakış tartışılıyor. Ama Türkiye'de kriz üzerine yapılan analizlerde, yine Marksistlerin kendi tarihsel teorik donanımı çok fazla gündeme alınmıyor. Çünkü biliyoruz ki kriz tartışmaları Marx'ın çalışmalarına içkindi ve Marx'ın en önemli vurgusu şuydu: sermaye birikim sürecinin her aşaması kendi kendisinin de engelini açığa çıkartır. O engel ise kriz olarak açığa çıkar. Krizi iki şekilde düşünmek lazım. İlk defa 16. yüzyılda Batı Avrupa'da kullanılan krizin anlamı şu: Hastalık hali, acaba öteki dünyaya mı gidecek yoksa bu dünyada mı kalacak? Kriz tam bir karar anı, hastalık ve karar. Geçenlerde Referans Gazetesinde sermayenin organik aydınlarından Güven Sak krizin bir başka özelliğini daha söyledi; hem tehdit hem de fırsat olarak kriz dedi. Aslında Marx bunu söylüyordu. Kriz döneminde toplumsal muhalefet politik bir güç olarak öne çıkmıyorsa, kapitalizm süreçte hastalıklı yanlarından kurtularak gelişir. O zaman kriz Türkiye'de ne yapacaktır diye sorduğumuzda 2001 krizi sonrası ne oldu. TÜİK'e - o zaman DİE'ye- baktığımızda 6-7 bine yakın küçük işletme iflas etti. Birçok kişi işsiz kaldı. Ama büyük ölçekli sermaye gurupları ise karlılık oranlarını hemen hemen 2 katı kadar artırdılar. Ne oldu; iki şey oldu. Bir, kriz işaret edilerek emek üzerindeki denetim ve baskı arttırıldı ve emeğin daha yoğun çalışmasına yol açacak şekilde işçilerin bir kısmının işlerini kaybetmelerine neden oldu. 2001 krizi sonrası Türkiye’de en çok duyulan sözler verimlilik, etkinlik, rekabet oldu. Rekabet için verimlilik ve etkinliği arttırmak yeni üretim organizasyonları ve teknikleri anlamına geliyordu ki, bu üretim sürecinde hızın arttırılmasına yol açtı. Hız ama daha çok hız. Hıza ayak uyduramayanlar ise cahil işçiler olarak tanımlandı. Yani iş cinayetlerinin nedeni artan bu hız ve bu hıza yol açan kapitalizm değil de işçilerin cahilliği oldu.

Önümüzdeki dönem bir kriz açığa çıkarsa ne olur. Bu hiç kuşkusuz 2001 krizinden çok farklı sonuçlar doğuracaktır. İlk olarak yine sermayenin emek üzerindeki sömürüsü daha fazla artacaktır (daha ne kadar artırabilirler). İşsizlik artacaktır. Ama çok daha önemlisi kriz işaret edilerek bu sefer su, orman gibi tüm yaşam ortamı/doğal çevre daha bir piyasa sürecine çekilecektir. 2001 Krizinden farklı olarak firmaların/sermayelerin büyük oranda dışsal finans yani döviz biçiminde borçlandığını görüyoruz. Kriz bu firmalareın iflası ve el değiştirmesi anlamına gelecektir. Sektörel ve sermaye miktarına bağlı olarak bu alandaki el değiştirme sermaye/servetin yabancılaşmasına bağlı olarak milliyetçi eğilimlerin güçlenmesine, ama aynı zamanda daha büyük sermayelerin eline geçmesine bağlı olarak da rasyonalizasyon çabaları ile üretimin daha sermaye yoğun yani makineleşmeye yönelmesine neden olabilir. Bu ise işsizliğin daha bir artmasına neden nolacaktır. Tüm bu gelişmelere kitleler nasıl tepki verir sorusu önemli. Bu sorunun ilk belirleyeni solun bir alternatif olarak kitleler içinde yer alıp-almaması olacaktır. Eğer sol kitleler ile buluşmasa, varolan tepkiler ve enerjinin nereye kayacağını, kimlerin bu enerjiyi kullanacağını sormak ve çok daha önemlisi bu soruya hızla cevap verilmesi gerekiyor. Bu topraklarda her an yeşermeye müsait ulusalcı/milliyetçi ya da islami bir damar olduğu biliniyor. İktidar odakları ise bu damarların sahip olduğu kültürel bilinçdışını harekete geçirebilirler. Zaten epey bir zamandır geçirdiklerini de görüyoruz. Sol politik güçler aklını kullanır o duyarlılıkları iyi yakalayabilirlerse daha anti-kapitalist bir dile de dönüşebilir. Ama solun “nasıl olsa kriz geliyor kitleler bizim ardımıza düşer” gibi bir kolaycılığa girmemeleri gerekiyor. Çünkü her bir kriz halkın tarihsel olarak var olduğu kültürel kodlama sistemlerini daha bir harekete geçirerek, ulusalcı, milliyetçi, İslamcı gibi kültürel kodların egemen olduğu bir dil üzerinden kendilerini ifade etmesini gündeme getirebilir. Tabii burada krizle birlikte o zaman kitleler harekete geçiyorsa ve onları hareket geçiren şey kültürel kodlarsa Türkiye’deki sol muhalif kesimin bu kültürel kodları nasıl politik bir hatta analiz edebileceklerini de gündemlerine almaları gerekir. Çünkü özellikle son dönem sistemin kültürel kodlar üzerinden yeniden üretildiği ve onun üzerinden de sermayenin yeniden üretildiği bir yapı görüyoruz. Kültürel kodların yeniden üretimi ile sermayenin yeniden üretimi o kadar iyi iç içe kurgulanıyor ki bunlar arasında muazzam bir hegomonik bir dil oluşuyor. Ülkede biz Marksistlerin eksik kaldığı nokta -yani ben öyle görüyorum- kitlelerin kendi anlam dünyalarını anlamayanların kendi maddi gerçekliklerini nasıl okuyorlar sorusu; ama daha önemlisi verili siyasi iktidar, sermaye gurupları vs. kitlelerin anlam dünyalarını kendilerinin yeniden üretimi için nasıl kullanıyorlar sorusunu sormak gerekiyor. Çünkü o soru sorulmazsa bu anlam dünyalarını kullananlar yeni denetim mekanizmaları oluşturuyor. Mesela bir bakıyorsunuz Antalya'da milliyetçiler devreye giriyor, bir bakıyorsunuz Karadeniz'de Trabzon'da milliyetçiler devreye giriyor, bir bakıyorsunuz bir dönem sosyal bölüşümcü politikaları olduğunu söyleyen insanlar daha ulusalcı bir dilden kurmaca bir dile yöneliyorlar. Benim son dönemlerde özellikle işaret etmeye çalıştığım şey, iktidar ve sermayenin maddi yeniden üretimleri için kitlelerin anlam dünyaları üzerinden kendisini var etmeye çalışıyor olması. Bu da çok önemli ve atlanmaması gereken bir nokta bence.

18 Ağustos 2008 / Sendika.Org