Ölüm ve şiddet mahali: İşyeri -Annie Thébaud-Mony

ÖZET:
Ocak 2008’den bugüne kadar France Télécom şirketinde çalışan 34 kişi art arda intihar etti. France Télécom, 1990’da Fransız Posta ve Telekomünikasyon Bakanlığı’ndan ayrılmış, 1998’de özelleştirilmiş, Fransa’da ve Fransa dışında 200.000’e yakın kişi istihdam eden Avrupa’nın üçüncü büyük telekomünikasyon şirketi. Aşağıda okuyacağınız yazı bu intihar dalgası başlamadan önce yazılmış. 2007 Temmuz’unda Le Monde Diplomatique için kaleme alınmış bu yazının yazarı, Fransa’nın en köklü Sağlık ve Tıp Araştırmaları Entstitüleri’nden INSERM’in araştırma müdiresi olan sosyolog Annie Thébaud-Mony.

Annie Thébaud-Mony’nun bu yazısı, insanın sağlığı, güvenliği, hukuki konumu, hakları ve çalışma koşullarını birbirinden ayrı uzmanlık alanlarına delege edilmesinin, hepimizin canını yakan ‘resmin bütününün’ nasıl anlaşılmasının imkansız hale getirdiğini ustaca gösteriyor. Bunu yaparken, Fransa’daki hem sanayi, hem enerji, hem de hizmetler sektöründeki çalışma koşulları, verimlilik artışları, iş kazaları ve meslek hastalıklarına dair somut ve karşılaştırmalı bilgiler veriyor. Bir sosyolog olarak, çalışma koşullarının ekonomi-politiğinin, tıp ile, hukuk ile, psikoloji ile bağlarını sıkı sıkı kuruyor. Çalışma hayatının güvencesizleştirilmesi (precarisation)ve gittikçe artan taşeronlaştırma pratikleri içinde nasıl işyeri risklerin ve hastalıklarının da arttığını ve taşeron/alt işveren işçilerine aktarıldığını anlatıyor.

Bu yazının çevirisine başladığımızda, Zonguldak Ustaoğlu Tersanesi’den aceleye getirilmiş iskeleden göz göre göre düşerek ölen dört işçinin; Şenol, Osman, Tuncay ve Mehmet’in ölüm haberi geldi. Ve akabinde kazaları anlama ve açıklama çerçevesi olarak gene ‘işçilerin eğitimsizliği, mevzuat eksikliği, fazla hızla büyüyen sektör, kader/kısmet/şahadet vs.’ lakırdıları... 2010 senesini, gene kamu tarafından terk edilmiş özel şirketler tarafından işletilmeye devam edilen maden ocaklarında grizu patlamalarıyla, inşaatlarda, kamyonların arkasında hasata giderken ölen, slikozisten yaprak gibi birer birer dökülen, bir o kadar da mevcut güç ilişkileri içinde çalışma koşullarına bağlı olduğu kanıtlanamadığı için kayıtlara geçmeyen mesleki kanserler, iş stresi, rekabet boğuntusu ve aşağılanmaya maruz kaldığından intihar edenler, hayatı çoraklaştıran depresyonlara yol açan meslek hastalıklarıyla geçiririyoruz. İş kazaları ve meslek hastalıklarının kader, bunlardan ölenlerin ‘iş şehidi’ olmadığını, bunların doğrudan nasıl çalış(tırıl)dığımızla, iş örgütlenmesinin nasıl otoriter ve çalışanların katılımına kapalı bir şekilde şekillendirildiği ile ilgili olduğunu ‘Fransızca söyleyen’ bu sosyoloğun eserlerinin Türkçe’ye kazandırmaya devam edeceğiz. Bunun için Thébaud-Mony’nin aşağıdaki yazıda da zikredilen 2007 senesinde La Découverte yayınlarından çıkan Travailler peut nuire gravement à votre santé’nin (Çalışmak sağlığınıza ciddi anlamda zarar verebilir) kitabını çevirmeyi diliyoruz.

Türkiye’de bilgi-bilim-kanun üretenlerin, Avrupa’yı referans verme geleneğini devam ettirip, Fransa’daki bu ‘eleştirel sağlık ve güvenlik etüdlerini’ ve ‘Çalışmak öldürüyor!’ (Travailler tue!) adı altında sürdürülen kampanyayı sizlere tanıtmaya çalışacağız. Şirketler, devlet kurumları, partiler ve sendikalardan herhangi bir fon kabul etmediğini tüm yayın organlarında ilan eden 1998 yılında kurulmuş ‘Fondation Copernic’ (Kopernik Vakfı; www.fondation-copernic.org), pek çok güncel konuda iş işten geçmeden somut karşılaştırmalı bilgi, analiz, argüman ve müdahele belgeleri üretip, bunları küçük paketler halinde websitesinde yayınlıyor. Annie Thébaud-Mony’nin de hazırlanmasında ön ayak olduğu Travailler tue! (Çalışmak öldürüyor!) 1 Haziran 2009 senesinde başlatılan kampanyanın Fransızca metni ve imza vermek için:

Metin: ‘Travailler tue en toute impunité: pour combien de temps encore?’ (Çalışmak öldürüyor ve ölümler cezasız kalıyor: Daha ne kadar?).

Online imza kampanyası websitesi adresi http://www.fondation-copernic.org/spip.php?article218.

İlk imzacıların listesi için bkz: http://www.fondation-copernic.org/petition/signataires.htm


Aslı Odman (odman@bilgi.edu.tr)



İNTİHARLAR VE MESLEKİ KANSERLER YENİDEN ALEVLENİYOR

ÖLÜM VE ŞİDDET MAHALİ: İŞYERİ


En temel toplumsal sorun olarak değerlendirilen işsizlik, bizatihi çalışmanın sağlığa verdiği zararları gizleyebiliyor. Çalışmanın mağdurları hem yönetici hem de işçi pozisyonunda olanlar. İşin yoğunlaştırılması, dinlenme süresinden yapılan kısıtlamalar, görev statülerinin geçicileştirilmesi ve ekip çalışmalarının parçalanması, işyerindeki yaşam koşullarında önemli bir aşınmaya yol açıyor. Kanserojen maddelere maruz bırakılan çalışanların sayısı da hiçbir zaman bugünkü kadar yüksek olmamıştı. İşyeri hiyerarşisinin dayatmaları ve süreç yerine sonuç teslim etme zorunlulukları tarafından kırılgınlaşan insanlar intihara sürükleniyor.

Annie Thébaud-Mony
*

İntiharla ya da intihar girişimiyle sonuçlanan başkasını intihara azmettirme eyleminin cezası üç yıl hapis ve 45.000 Euro para cezasıdır.” (Ceza Yasası, 223–13. madde)

Özellikle ücretliler arasında intihar vakalarının 1975 yılından beri arasında artmakta olduğu ülkelerin başında gelen Fransa, üzücü bir rekorun sahibi. İntihar edenlerin sayısı 2000 yılında 11 bine ulaştı. Sosyologlar Christian Baudelot ve Roger Establet bu sayının, saat başına bir kişiden fazla intihar vakasına denk düştüğüne işaret ediyor ve ekliyorlar “Toplumsal yaşamın gerekleriyle bireyin kaderi arasında her zaman ve her yerde ciddi çelişkiler söz konusu.”(1) Ulusal Sağlık ve Tıp Araştırmaları Enstitüsü’nün (INSERM) son verilerine göre, intihar nedeniyle gerçekleşen ölüm sayısı yılda yaklaşık on iki bin civarında stabilize olacak.

Bu intiharların ne kadarı bireylerin iş hayatı ile ilgili? Tabii ki hiçbir istatistik bu soruya yanıt veremiyor. İşyerinde intihar, kendisine zarar vermeye yönelik tüm davranışlar gibi çözülmesi güç bir bilmece. Öncelikle bunun yeni bir görüngü olmadığını hatırlatalım. Genel İşçi Konfederasyonu’nun (CGT) Chinon Nükleer Santrali temsilciliği santralin bakımı için dışarıdan istihdam edilen işçilerin arasından sekizinin intihar ettiğini ve bu intiharların medyada ufak bir yankı bile bulamadığına işaret etmişti!(2)

Bakım çalışmaları sırasında radyoaktif ışınlarına maruz kalınan işyerleri bu intiharlar dizisine yabancı değil. Santral yönetimi bireysel radyoaktivite sınırlarını, yayılmayı önleyici önlemler alarak değil, taşeron ya da geçici işçi şeklinde istihdam ettiği çok sayıda işçiyi söz konusu işlerde art arda çalıştırarak ‘gözetiyor’. Bu da “istihdamı radyoaktivite dozuna göre yönetmek” denen şey. Bu ayrımcı uygulama, doz sınırına ulaştıkları için işyerlerinden çıkartılan ve nükleer santrale girmeleri yasaklanan geçici işçilerin işlerini kaybetmelerine neden oluyor.


ZOR SEÇİM: İŞ Mİ SAĞLIK MI?

Nükleer santrallerdeki geçici işçi olarak çalıştırılan işçiler için sağlıkla iş arasındaki çelişki aşılmaz görünüyor, zira bu sorumluluğu onlar tek başına omuzlarında taşıyorlar. Sanayiye gelince, o, her halükarda marka imajını koruyup radyoaktivite limitine biçimsel olarak saygı göstermiş oluyor. Nükleer kuruluşların bakımı için “kontrol altındaki bölge”ye (yani ışıma riski taşıyan bölgeye) giren 25-35 bin kadar ‘dışarıdan istihdam edilen’ işçinin (yani gözlemlenen işçilerin % 50’sinin) aldığı ışın dozu, Fransız nükleer sanayisinde alınan toplam ışın dozunun % 80’iydi. Medya bunu da görmezden geldi.

Buna karşılık birkaç aylık bir arayla modern kapitalizmin iki saygın fabrikasında -Guyancourt’daki Renault Teknoloji Merkezi ve Chinon’daki Fransa Elektrik Kurumu’na (EDF) ait Nükleer Enerji Santrali’nde- çalışan sekiz üst düzey yönetici ve teknisyen işyerinde ya da açıkça iş koşullarına referans vererek hayatına son verdiği zaman duyulan büyük endişe, bu fabrikaların duvarlarının dışına taştı. Ayrıca Mulhouse’daki PSA Peugeot-Citröen’de çalışanlarının dördünün, (2007) mayıs ayında intihar etmesi, bu endişeyi daha da güçlendirdi.

2006 yılının bir kasım sabahı, içinde 12 bin çalışan barındıran ve yeni Renault modellerinin tasarlandığı teknoloji merkezinin “arı kovanı” denilen ana binasında bir mühendis kendisini beşinci kattan aşağı attı. Aile, intiharın iş kazası olarak kabul edilmesini sağladı ve işverenin bu bağışlanamaz ihmalini mahkemeye taşıdı. 2006 Aralık ve ardından da 2007 Şubat aylarında yaşanan diğer iki intihar vakası, sendikacıları bu şirketler grubunda çalışanların içinde bulunduğu koşulları açıkça dile getirmeye yöneltti. Olağan çalışma sürecini düzenleyen iş sözleşmelerinin yerine, iş çıktıları mecburiyetlerini kayıt altına alan anlaşmalar (nam-ı diğer “İş Sözleşmesi-2009”), çalışanların çözülmesi mümkün olmayan bir çelişki ile karşı karşıya bıraktı. İş sözleşmelerinin türündeki bu değişikliğin mimarı, aynı zamanda Renault’un borsadaki hisselerin değerini % 250 arttırmayı hedefleyen genel müdürü Carlos Ghosn. Peki Ghosn bu finansal amacı, üretim sürecindeki hedeflere nasıl tercüme edecekti? Çok basit! Bu amacın şu anlama geldiğini söylemek yeterliydi: 2005–2009 yılları arasında sekiz yüz bin araçlık büyüme ve üç yıl içerisinde tedavüle çıkarılacak yirmi altı yeni model hedefi. Böylece her bir çalışan teker teker bu hedefe angaje edilmiş oldu. Şahsi bir mülakat sürecinde bu makro hedefe uygun kişisel hedeflerini, işyerindeki hiyerarşideki üstü ile belirleyip bunu bir Bireysel İş Sözleşmesi (BİS, çev.’in notu) şeklinde imzalamayı reddedenlere, iadeli taahhütlü uyarıcı tebligatlar yollandı. Süreklileşen ve bireyselleştirilen değerlendirmeler, çalışanlara böylesi bir sorumluluğun yapısal veya dönemsel, bireysel ya da kolektif çelişkilerini tartışmaya imkan vermeyen, sürekli bir baskı uygulanmasına neden oldu.

Chinon Nükleer Enerji Santrali’ndeki sosyal uyumsuzlukların, bu türden iş çıktılarını kayıt alan anlaşmaların ötesinde çok daha başka bir boyutu da var: gitgide daha da güvencesizleşen çalışma koşulları altında, kaliteli bir bakım hizmeti sunarak nükleer santrallarin güvenliğini sağlamak. Art arda yaşanan iki intihar vakasının özneleri bu kez de, biri santralin bakımı, diğeri yönetimi konusunda ağır sorumluluklar üstlenen üst düzey iki görevliydi.

Buna benzer bir intihara, SSCB’de 1986 yılındaki Çernobil kazasından sonra en tanınmış nükleer güvenlik uzmanlarından birinde de rastlamıştık. İntihar eden Valeri Legassov, arkasında tüm nükleer sanayinin güvenlik yönetiminin yetersizliğini eleştiren bir “vasiyet” bırakmıştı (3). Legassov özellikle üç konunun üzerinde duruyordu: “iş verimliliği” adına güvenlik kurallarının ihlali; santrallerin işleyişinde tekrarlanan sorunlar karşısında mühendislerdeki eleştirel bakış eksikliği ve ciddi bir aksaklık durumunda çalışan personelin ve yetkililerin (nükleer santralde olsun, sivil olsun) hazırlıksızlığı.

Burada bahsedilen tüm intihar vakaları, Sosyal Güvenlik Yasası’nın kapsamında (madde L.411–1) aynen iş kazası olarak değerlendiriliyor, zira bu intiharlar “iş yerinde ya da iş nedeniyle” gerçekleşmiştir. Bununla birlikte çalışanların karşı karşıya kaldığı bu çözümsüz ikilemler, şirketlerin en üst düzey yöneticilerin iş organizasyonuna dair tercihleriyle bire bir ilişkili. İşte bu üst düzey yöneticiler, bu ikilemlerin çözümünü, onları yaratan şartlara dair müdahele imkanlarından mahrum olan çalışanların sırtına yüklemiş oluyorlar. Bu noktada Ceza Yasası’nın (giriş kısmında zikredilen) 223–13. maddesi tam olarak manasını buluyor ve sorumlular hakkında soruşturma başlatılması gerekiyor. Bu intiharlar dalgasında çalışma koşullarının hiçbir rolü olmadığını söyleyen bu yöneticiler, bunun için adalet önünde kanıt göstermek zorunda değiller mi?

İş hayatından kaynaklanan ve sağlığı tehdit eden tehlikeler büyük ölçüde görmezden geliniyor. Fransa’da çalışmak, öldürüyor, yaralıyor, hasta ediyor: her gün iş kazaları nedeniyle iki, amyanta bağlı olarak sekiz çalışan ölüyor; her gün iki buçuk milyon çalışan, kanserojen karışımlara maruz kalıyor; her gün milyonlarca kadın ve erkek bir insanın moral ve fiziksel olarak kaldırabileceği yükün sınırına itiliyor (4). Çalışma koşulları hakkında yapılan son araştırmalar, “geleneksel” risklerin ve hiyerarşik ya da geçici zorlamaların sürdüğünü ve çalışanların tüm bunlara karşı koyma olanaklarının azaldığını gösteriyor (5).

Meslek hastalıkları olarak kabul edilen ve tazminata tabii olan hastalıklar, otuz yıl süresince yerinde sayarken, yani 1980’li yıllarda ortalama dört binlerde seyrederken, 2005 yılında ortalama kırk bine ulaştı. Bu artışın % 90’ını -diğer ülkelerde “sürekli yinelenen çok zorlayıcı hareketlere bağlı doku ve iskelet bozuklukları” olarak tanımlanan- periartiküler ve amyanta bağlı hastalıklar oluşturuyor (6). Bu rakamların gerçek durumun ancak çok küçük bir kısmına dair fikir verdiği resmen kabul edilmiş durumda. 1977’den sonra kurulan özel bir komisyon (7), İş Kazaları Fonu’nun (FAT), kayıtdışı çalışmaya bağlı ve tazmin edilmemiş zararlar nedeniyle haksız yere yüklendiği ödemelerin karşılığı olarak, Genel Sağlık Sigortası sistemine ödemek zorunda olduğu bir götürü miktar saptadı.

1980 yılında yüz elli bin olan yeni kanser vakası sayısı, 2000 yılında iki yüz seksen bine ulaştı. Fransa, 65 yaş öncesi erkeklerde kanser konusunda Avrupa’daki ‘eşitsizlik rekorunu’ elinde tutuyor: Erkek bir işçinin bu hastalıktan 45 ila 54 yaşında ölme riski, bir üst düzey yöneticiden dört kat daha yüksek. Fakat dünyaca tanınmış bir salgın hastalıklar profesörü olan Richard Doll, dünyanın pek çok bilim adamıyla birlikte kanserin tek nedeninin sigara, alkol ve bazı beslenme alışkanlıkları olduğunu söyleyerek amyant ve kimya sanayiini ve nükleer sanayii sorumluluktan kurtarmayı başardı (8). Doll’un 1981 yılında yayınladığı ve mesleki kanserlerin tüm kanserler arasında yalnızca % 4 oranında olduğunu ileri süren keyfi ve tutarsız tahmini, hem uzmanlar dünyasında hem de doktorlar arasında bir referans olarak kullanılıyor. Fransa’da 2005 yılında bin yedi yüz doksan beş kanser vakası ve üç yüz seksen kanserden ölüm vakası nedeni, mesleki kanser olarak kabul edildi; üstelik bunların % 85’i amyanta bağlı kanserlerdi. Halbuki o çok resmi Sağlık Gözlem Örgütü’nün (Institut de veille sanitaire) hesaplamalarına göre amyanta bağlı kanserler tüm kanserlerin yalnızca % 1’inden daha azına neden oluyordu!

Bu hastalığın özellikleri bile bize geniş bir yorumlar yelpazesi sunuyor. Öncelikle kanserin, herkesin kafasındaki ‘bir neden ve bunun da bir sonucu vardır’ şeklinde işleyen basit nedensellik modeline uymadığını belirtelim: Oysa bu, içerisinde insan organizması ve işyerinde ya da çevrede var olan kanserojen maddeler arasındaki “buluşma”nın, yaşamının çeşitli evrelerinde bireyin özgün sağlık tarihine yazıldığı bir süreç. Hastalığın ortaya çıkması için genellikle onyıllar gerekiyor. Kanserojen maddelere maruz kalan kişiler arasında bazıları bu hastalığa yakalanıyor, diğerleri yakalanmıyor. En kötüsü, her iki durumdan da hiçbir zaman emin olamamak. Bu uğursuz lotonun bu öngörülemeyen niteliği, risklerin aşikârlığını mümkün olduğu kadar uzun bir süre yadsımaları ya da küçümsemeleri için, en çok sanayicilerin işine yarıyor.

Sosyal Güvenlik Ceza Yasası (L. 461–1 ve L. 461–2. maddeler), “mesleki hastalıklar listesi”ne kaydedilen hastalıkların, çalışmaya bağlı hastalıklar olarak kabul edildiğini ve mağdurun kanıt göstermesine gerek olmadığını belirtiyor (10). Ancak kanser vakalarında yalnızca yirmi kanserojen maddeden söz ediliyor ve hiçbir çizelge çoklu yayılmayı (polyexposition) dikkate almıyor. Bununla birlikte 1993’ten sonra oluşturulan ek bir sistem, tıp tarafından çalışmayla hastalık arasındaki “doğrudan ve asli bağ”ın saptaması durumunda, çizelgede yer almayan hastalıkların da mesleki hastalık olarak kabul edilmesine olanak verdi. Nihayet 2002 yılından itibaren amyanta bağlı kanser hastaları Sosyal Güvenlik Finansman Yasası’yla kurulan tazminat fonu çerçevesinde ek bir tazminat hakkına sahip oldu.

Seine-Saint-Denis’te mesleki kanserler hakkında beş yılda tamamlanan çok-disiplinli bir araştırma programının sonuçları, kanserin tetikleyen etmenlerin yorumu ve bir hastalığı mesleki hastalıklar olarak nitelendirmenin ölçütlerini de sorgulamamızı sağladı (11). Altı yüz elli hastanın mesleki biyografilerinin geriye yönelik incelenmesinde bu hastaların % 80’inin, çalıştığı sürece bilinen pek çok kanserojen maddeye sürekli ve uzun süre çoklu şekilde maruz kaldığı, fakat bu maddelerin mesleki kansere yol açan maddeler listesinde tanımlanmadığını ortaya çıkıyor. Çoğu işçi olan ve yarısından çoğu 60 yaş altında olanlar bu çalışanlar, genelde inşaat, metal işleri, oto tamiri, matbaa, bakım, temizlik vb. işkollarında faaldiler. Bu çalışanların sadece altıda birinin hastalığı mesleki hastalık olarak kabul edildi ve tazminat hakkı kazandı.

Araştırmanın konusu olan hastaların birçoğu inşaat ve büyük kamu şantiyelerinde işlerinde çalışıyordu ya da çalışmıştı. Ama amyanta maruz kalan çalışanlar dışında, hastalıklarının mesleki hastalık olarak kabul edilmesini sağlayabilen çalışan sayısı çok azdı. Özellikle de boyacı, elektrikçi ve asfalt döküm işçilerinin. Bu işçilerin temas ettikleri kanserojen maddeler tanım listelerinde yer almıyor ve sürekli işyeri ve iş değişikliklerinin damgasını vurduğu mesleki kariyerleri, çalışma hayatları ile kanser hastalıkları arasındaki “doğrudan ve asıl bağ”ın kanıtlanmasını olanaksız kılıyor.

Araştırma aynı zamanda, çalışmaya konu olan kadınların genellikle temizlik işlerinde çalıştığını gösteriyor (ev temizlikçisi, anaokulu hizmetlisi, hemşire-bakım hizmetlileri). Demek ki, mesleki hastalıkların tanımlanmasına ilişkin düzenlemede yer almayan formol ve klorlu eritkenler gibi çalışanların işyerlerinde kullandığı maddeler de kanserojen özellikler taşımakta.

ÖNLEYİCİ TEDBİRLER İÇİN BİR ÖRGÜTLENME AĞI

Çalışmaya (bkz. 11. dipnot) konu olan insanların, daha çok bakım, ambar/depolama, şöforlük-dağıtım, iş aletleri kondüktörleri gibi vasıfsız kabul edilen mesleklerde kokulu polisiklik hidrokarbon –yani, yanma sonrası dumanda, bazı asfalt kaplamalarda bulunan bileşikler-, benzol, dizel gazı, benzin ve bundan başka bakım, onarım, temizlikle ilgili faaliyetlerde kullanılan diğer kanserojen maddelere maruz kaldıklarını görüyoruz.

Örneğin Roissy Havalimanı’nda uçak boyası raspası işinde taşeron olarak çalışan ve sinüs kanseri nedeniyle 2006 yılında 53 yaşındayken yaşamını yitiren o işçi. Tamamen kanserojen olan maddelere maruz kalmasına ve raspa işlemi doğası gereği ortaya çıkan boya artıklarının bizzat kanserojen bileşikler taşımasına karşın, hastalığı mesleki bir hastalık olarak tanınmadı. Aslında uçakların yapımından bakımına kadarki süreçte asıl riski, dışarıdan istihdam edilen işçiler taşıyor. Bu işçilerin parçacıklı çalışma pratikleri, kanserlerinin mesleki kanser olarak tanınması için gerekli olan hukuki ölçütleri sağlamaya izin vermiyor.

Bundan başka yepyeni bir sorunla da karşı karşıyayız: yeni ürünler ve üretim teknolojileri ile, toksik özellikleri konusunda bilgi sahibi olmadığımız yeni moleküller sürekli hayatımıza giriyor. Resmi bilimin, toksik bir ürünle yol açtığı kanser arasındaki “istatistiki açıdan anlamlı olan ilişki”yi kabul etmesi için on, otuz ya da kırk yıl, hatta –amyant söz konusu olduğunda- bazen bir yüzyıl beklemek gerekiyor ve bu da insanlık açısından zorlu bir deney demek.

Çalışmanın güvencesizleştirilmesi, risklerin önlenmesi ya da giderilmesi konusundaki işçi haklarında bir “erozyon”a neden oluyor. Bu hak kayıpları, toplumdaki mesleki kanserlerin görünmezliğinin başlıca vektörünü oluşturuyor. Bu nedenle çalışmanın kanser vakalarının artmasındaki payını istatistik çalışmalarda göremiyoruz.

Maddi tazminatın işçi sağlığındaki tek eylem alanı olarak tanımlanmasının sınırları apaçık ortada. İş kazalarına ilişkin 1898 yasasıyla ve mesleki hastalıklara ilişkin 1919 yasasıyla tanınan bu “tazminat” hakkı, bir sigorta mantığını baz alıyor. Bu vesileyle iki katlı bir istisnalar rejimi kurulmuş oluyor: Öncelikle iş kazaları/meslek hastalığı mağdurlarının tazmin edilmesi meselesi, adalet alanını terk ederek ücret pazarlığı alanına geçti. Artık, çalışma ilişkilerinin tarafları arasındaki güç ilişkisine, yani bugün Fransız İşadamları Derneği’nin (MEDEF) keyfi uygulamalarına ve iyi niyetine bağlı hale geldi. Öte yandan da işyerindeki risklere uygulanan önleyici tedbirlerle ve iş kazalarının engellenmesiyle doğrudan ilişkili olan işçi sağlığı, kamu/halk sağlığı araştırma ve eylem alanının dışında bırakıldı. İşte bu ‘istisnalar geleneği’, iş örgütlenmesi ve çalışma koşulları konusunda karar sahibi olan sanayici ve işverenlerin cezasız kalmasına olanak verdi.

Aslında hiçbir tazminat, mesleki hastalıkların, özellikle de kanserin oluşturduğu büyük hasarı “onarmıyor.” Bu konu, Avrupa Sendikalar Enstitüsü’nün (ETUI) araştırma, formasyon ve iş sağlığı ve güvenliği için 2007 yılında yaptığı bir çalışmada da vurgulanmıştı (12). Bu çalışmanın yapılması bile bizatihi sendikalar arasında konunun kapladığı alanın genişliğine dair bilincin arttığına işaret ediyor.

Çalışanların sağlığı hiçbir zaman, safi bilim, tıp, sendika, dernek ve (haşa!) işveren çevrelerinden gelen birkaç uzmana hasredilmiş bir alan olamaz. On beş yıldan beri, çalışmaktan kaynaklanan hasarların görünmezliğini, işyerindeki risklerin nasıl taşeron şirketlere aktarıldığını ve çalışmaya bağlı ölümlerin mekansal olarak kürenin dört bir yanına kaydırılmasını gündeme getirmeyi hedefleyen ağ tipi örgütlenmeler oluşuyor. Amyantın dünya çapında yasaklanması talebi ile, kamuoyunu amyant mağdurlarının yoğunluğu konusunda bilinçlendiren ve sorumluların teşhir edilmesi konusunda büyük bir rol oynayan Uluslararası Ban Asbestos Örgütü (13) buna bir örnek.

Toplumsal hareketlerlerde yetişen militanlardan, sağlık alanındaki bilim ve meslek adamlarından, hukukçu ve avukatlardan, gazeteci ve belgeselcilerden oluşacak bir ittifak, dünyadaki sayısız hasarın sorumlusu olan sanayici ve hissedarların cezasız kalmasını engelleyebilir. İşyerini bir şiddet ve ölüm mekanına dönüştürenlerin hesap vereceği uluslararası bir iş ceza mahkemesi kurulmasının ivediliği buradan kaynaklanıyor. İntiharların ve kanserin önlenmesi, demokrasinin temelinde yatan –başkalarının beden ve psikolojik bütünlüğüne verilecek her türlü zararı yasaklayan- temel ilke ve haklara zorunlu bir geri dönüşten geçiyor.


Dipnotlar:

* Sosyolog, Ulusal Sağlık ve Tıp Araştırmaları Enstitüsü’nde (INSERM) araştırma müdiresi, Travailler peut nuire gravement à votre santé’nin (Çalışmak sağlığınıza ciddi anlamda zarar verebilir, çev.) yazarı. La Découverte, Paris, 2007.

(1) Christian Baudelot ve Roger Establet, Suicide, L’envers de notre monde (İntihar: Dünyamızın tersi), Seuil, Paris, 2006, s. 242.

(2) Cf. L’Industrie nucléaire: sous-traitance et servitude (Nükleer endüstrisi: Altişverenlik ve Kulluk), Inserm-EDK, kol. “Questions en santé publique”, Paris, 2000.

(3) Bela ve Roger Belbéoch, Tchernobyl. Une catastrophe (Çernobil: Bir felaket), Allia, Paris, 1993, s. 72.

(4) Çalışma Bakanlığı ve Sağlık Sigortası Kurumu’nun resmi verileri.

(5) Çalışma Bakanlığı, Animasyon, Araştırma, İnceleme ve İstatistik Müdürlüğü (Dares), Premières informations, premières synthèses, Paris, Ocak 2007.

(6) Bakınız Patrick Herman, “Dans l’enfer blanc de l’amiante” (Amyant’ın beyaz cehenneminde). Le Monde diplomatique, Nisan 2002 ve François Malye, Amiante: 100 000 morts à venir, Le Cherche Midi, Paris, 2004.

(7) İstihdam ve Dayanışma Bakanlığı bünyesinde 27 Aralık 1996 tarih ve 96–1160 sayılı 1997 Sosyal Güvenlik Finansman Yasası’nın 30. maddesine göre oluşturulan komisyon, 1997.

(8) Cf. VI. Bölüm, “Recherche sous influence, expérimentation humaine”, Travailler peut nuire gravement à votre santé’nin (Çalışmak sağlığınıza ciddi bir şekilde zarar verebilir) içinde, op. cit; ve “Corporate corruption of science”, International Journal of Occupational and Environmental Healıh Burlington (Carolinc du Nord), Ekim-Aralık 2005, www.ijoch.com

(9) www.risqueprofessionels.ameli.fr

(10) Kişinin mesleği ve hastalığı bir mesleki hastalıklar çizelgesine yerleştirildiğinde, çalışmayla hastalık arasındaki nedensellik ilişkisinin kanıtlanmasına gerek kalmaz.

(11) SCOP 93 Ağı, “A Multidisciplinary network about occupational cancer in a Paris suburb. Siene-Saint-Denis (Fransa), First result of a proactive research”, International Journal of Occupational and Environmental Healıh’ ın içinde, Burlington, Haziran-Eylül 2005.

(12) “Les cancers professionels. Une plaie sociale trop ignorée” (Mesleki kanserler: Çoğu zaman gözden kaçan önemli bir sosyal yara), European Trade Union Institute – Research, Education, Healıh and Safety – ETUI-REHS, Brüksel, 2007.

(13) Bakınız, Ban Asbestos Ağının siteleri: www.ban-asbestos-france.com ve www.bininternet.com/-ibas/



RİSKLERİN ‘MEKANDA KAYDIRILMASI’



Mali küreselleşme, tüm işçileri birbirine küresel ölçekte rakip haline getirdi. İstihdamın korunması konusundaki şantaj, ürün, üretim şekli ve bunların çalışanların sağlığına olan etkileri konusunda tüm kamusal tartışmaları mütemadiyen yasaklar hale geldi. Örneğin, genetik yapısı değiştirilmiş ürünler (GDO’lar) konusundaki tartışmanın arkasında, hem agro-endüstriyel olarak üretilmemiş ve agrotoksiklerin (1) kontrolsüz kullanımına boyun eğmeyen tüm tarım şekillerinin yok edilmesi olduğu kadar, tarım işçilerinin zehirlenme, kısır kalma ve kanser riskine maruz bırakan yeni bir ürün var (2).

Dünyanın enerji kaynakları açısından geleceği söylemlerinin arkasında güçlü nükleer enerji lobilerinin dayatmaları var. Bu lobi, yalnızca Çernobil rüzgarları altında kalanları ve onların çocuklarını değil, aynı zamanda (gittikçe daha da güvencesizleşen çalışma koşulları altında) nükleer santrallerin bakımını yapan işçilerin de radyoaktivitenin kanserojen, mutajen ve teratojen (3) bedellerini ödemeye mahkum eden üretim örgütlenmesinin tartışmaya açılmasını fiilen yasaklıyor. İstihdamın korunması ve sera etkisi lafızları, tüm tartışmaları başlayamadan boğuyor.

‘İlerlemenin’ sembolleri olarak sunulan, ‘enformatik devrimi’, kimya ve nanoteknoloji endüstrisinin yükselişi (4) söylemleri, kirletici olduğuna dair hiçbir şüphe olmayan sanayilerin başka bölgelere kaydırılması çerçevesinde oluşan mütajen ve kanserojen risklerin insani ve teknik olarak hesaplanamadığı gerçeğinin üstünü örtüyor. Amyant endüstrisi bunun en çarpıcı örneklerinden biri (5). Yükselişte olan bir sektörün kodamanları, sonuçlarını bile bile, başka bölgelerde pür-amyant polikasını empoze ettiler. Bu elyaf dışında başka malzemeler de kullanılabilirdi, fakat bu amyant ve elyaf çimentosu (fibrociment) üreticileri kartelinin yönettiği tekelin (Avrupa’da bu maddenin yasaklanmasından sonra) tüm dünyada yayılan ölümcül piyasasının gücünü kırmak anlamına gelecekti.

Bu konuda hizmetler işkolu da bir istisna teşkil etmiyor. Bu işkolu, Avrupa Parlamentosu’nun 2006 Direktifi’nde (6) izin verdiği her türlü kulluk formunu barındırıyor. Bu direktif açık bir şekilde iş ve sağlığa dair kanun ve hükümleri, rekabet edebilirliği önceleyen ticari hukukun boyunduruğu altına alıyor. Sanayicilerin işyeri risklerinin sorumluluğunu üzerlerinden atmak için tercih ettikleri araçlardan biri olan taşeronluk / alt işverenlik sistemini zaten kullananlara gayet uyuyor. Airbus Şirketi’nin üst düzey yöneticileri aynı anda binlerce işten çıkarma ile yeni uçaklarının üretim masraflarında %20 indirime gitme önerilerini aynı anda getirdikleri zaman, bu tek anlama geliyor: ‘işlerini koruma şansı bulabilen’, doğrudan istihdam edilen ve taşeron şirketlerde çalışanlar için işin yoğunlaştırılması. Ennihayetinde zaman çalışma koşullarını tartışma değil, verimlilik artışı zamanıdır! Bunun dışında Türkiye veya Çin gibi ülkelere yapılan üretim kaydırmaları, bu yöneticilerin Fransa’da veya Avrupa’da geçerli olan koruma kurallarını by-pass etmelerine de yaramaktadır.

İşte bu üretim kaydırmalarının yapıldığı ülkelerdeki işçileri korumak için ağ tipi örgütlenmeler oluşmakta. İşte bu ağlardan biri yakınlarda, Hong Kong’a yerleşmiş olan Gold Peak Industries şirketinin akü ve pil fabrikasında çalışan çinli işçilerin kadmiyum maddesine maruz kaldığına dair Avrupa’da bir bilgilendirme kampanyası yürüttü. Burada üretilen mallar, oyuncaklar, dizüstü bilgisayarlar ve fotoğraf makinalarının içinde Fransa dahil dünyanın dört bir yanına ihraç ediliyorlar. Hatırlatalım: hem Avrupa Birliği, hem de Amerika Birleşik Devletleri işçilerin (aynı amyantta olduğu gibi) deri ve solunum yoluyla kadmiyum ile her türlü temasını yasaklayan koruyucu hükümler çıkarmış durumdalar. Gold Peak Industries’de çalışmış eski işçilerin, Hongkong’daki pek çokişçi hakları savunucuları ile beraber verdikleri güçlü mücadeleye rağmen, şirket yönetimi hala toksik maddelere maruz kalmış işçilere tazminat ödemeyi ve onlarla bu konuda müzakere masasına oturmayı reddediyor (7).

Annie Thébaud-Mony

dipnotlar:

(1). bkz. Fabrice Nicolino ve François Veillerette, Pesticides. Révélations sur un scandale français (Tarım İlaçları. Fransa’da bir skandal hakkında aydınlatmalar), Fayard, Paris, 2007.

(2) La Roue ou la noira des saisonniers agricoles (Mevsimlik tarım işçilerinin su değirmenleri), photographies de Yohanne Lamoulere, textes de Patrick Herman, Khiasma Sud, coll. ‘Limitrophes’, Marseille, 2007.

(3) Teratojen ürünler embriyon üzerinde etkili olarak, deforme bebeklerin doğmasına sebep oluyorlar.

(4) bkz. Dorothée Benoit-Browaeys, ‘Nanotechnologies, le vertige l’infiniment petit ’ (Nanoteknolojiler, Sonsuz Küçükten Başı Dönmek’, Le Monde Diplomatique, mart 2006.

(5) bkz. Nico Krols ve Marleen Teugels ‘Qui pouvait ignorer les dangers de l’amiante?’ (Kimamyantın yarattığı tehlikeleri küçümseyebilir?), Le Monde Diplomatique, Aralık 2006.

(6) İç piyasalarda hizmet sektörünün konumuna dair 12 Aralık 2006 tarihli, 2006/123/CE kodlu Avrupa Parlamentosu ve Konseyi direktifi.

(7) www.peuples-solidaires.org/article747.html, Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu ITUC’un hazırladığı dosyaya da bakınız, www.ituc-csi.org/spip.php?article1090

[Le Monde Diplomatique’in Temmuz 2007 tarihli nüshasındaki Fransızca orijinalinden Şule Ünsaldı ve Aslı Odman tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

15 Ağustos 2010