İş kazalarına dair mitler ve gerçekler: Öldüren güvencesizliktir… - Alp Tekin Babaç / S. Murat Çakır

Resmi istatistiklere bakılırsa Türkiye’de çocuk işçiliği, tarım işçiliği, kadın işçiliği, angarya vb. alanlarda iyileşmeler var. Oysa çok derin olmayan bir basın taraması bile resmi istatistiklerin ve resmi söylemin gerçeklerle uyuşmadığını ortaya koyuyor. Sendika.Org’un üç yıldır ulusal ve yerel basından taramalarla derlediği iş kazaları raporları SGK ve TÜİK verilerindeki çarpıtmaları ortaya koyuyor. SGK düzelmeden bahsetse de, çocuk işçi ölümleri kötüye gidiyor. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer “Biz yapısal ve teknolojik tedbirleri alsak bile, eğer insanlar kendi hayatlarını önemsemiyorlarsa bu çok büyük bir zafiyettir” diyerek suçu işçilerin üzerine atmaya çalışıyor. Ancak ölümler ve yaralanmalar ağırlıklı olarak, kazada işçi hatasının değil çalışma koşullarının belirleyici olduğuna işaret eden tecrübeli işçiler arasında yaşanıyor. Aşağıdaki yazı iş kazalarını yaş gruplarına, cinsiyete ve bölgelere göre tasnif edip basın derlemelerini resmi istatistiklerle karşılaştırarak ve çarpıcı vakaları inceleyerek iş kazalarına dair mitleri ve gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışıyor… (Sendika.Org’nin notu)

OSTİM’de yaşanan toplu işçi ölümleri ve yaralanmaları sonucu iş kazaları ülkemizin ve emek örgütlerinin yeniden gündemine girdi. Oysa bu kazalar ne ilkti ne de son olacak. Türkiye’nin dört bir yanında her gün işçiler “can güvenliği” olmadan çalışıyor, kazalara maruz kalıyor ve düşerek, ezilerek, boğularak, savrularak, yanarak ölüyorlar. Karadon’da, Dursunbey’de, Tuzla’da, Davutpaşa’da, Afşin’de, Sakarya’da, Batman’da…

Bu kazaların temelinde neoliberal kapitalist saldırıların oluşturduğu güvencesiz istihdam sorunu yatmaktadır. Güvencesiz istihdam bir işçileştirme / yeniden işçileştirme sorunudur ve bu sürecin ana eksenini dünya nüfusunun önemli bir bölümünü kapsayan yeni sömürgeler oluşturmaktadır. Türkiye’de de bu noktada yoğun bir işçileştirme ve örgütsüzleştirme saldırısı yaşanmaktadır. 1970’li yıllarda ülkemizde yarısı örgütlü 4 milyon işçi vardı. Günümüzde ise 10 milyonu kayıt dışı olmak üzere 23 milyon işçi bulunmaktadır ve 700 bin işçi örgütlüdür.

Milyonların kronik yoksulluk koşullarında işçileşmesi ve emek pazarındaki aşırı rekabet, işçileri güvencesizleşmektedir. Taşeron çalıştırma, fason üretim ve yevmiyecilik gibi çalıştırma biçimleri geleneksel sendikal örgütlenmeyi zorlaştırmaktadır. Türkiye’de bu dönemde kadın, çocuk, emekli ve Kürt işçiler, yani işçi sınıfının en korunmasız – örgütsüz kesimleri emek piyasasında öne çıkmaktadır.

İşçi sınıfının fabrika sisteminin belirleyiciliğinde gelişen örgütlenme ve mücadele biçimleri etkisiz hale gelmektedir. İşçi sınıfı mücadelesi ve örgütü bir oluşum sürecindedir. Bu oluşum süreci sınıfın en korunmasız / örgütsüz olduğu koşullarda gerçekleşmektedir.

İş kazaları (işçi sağlığı ve işçilerin can güvenliği) da bu korunmasız bırakılmanın en çıplak biçimlerini gözler önüne sermektedir. İşçiler yoğun ve uzun iş saatlerinde, basit güvenlik önlemlerinin alınmadığı koşullarda çalışmaktadır. Bunun nedeni işin güvencesizlik temelinde örgütlenmesidir. Yani işin parçalanarak yapılması ve işçinin örgütsüzleştirilmesidir.

AKP iktidarı güvencesizliği yasal bir zemine oturtmaya çalışmaktadır. 27 Kasım’da çıkarılan yönetmelikle işçi sağlığı piyasanın ellerine teslim edilmiştir. Torba yasa ve sırada bekleyen ulusal istihdam stratejisi saldırıları, güvencesiz istihdamı derinleştirecek uygulamalardır.

Güvencesizleştirmeyi yasal bir zemine oturtmaya çalışan AKP iktidarı, iş kazalarının manevi meşruiyetini de oluşturmak istemektedir. Ülkemizde Diyanet hutbeleri bu konuda yıllardır kullanılan yürek soğutan / boyun eğdiren bir araç olmuştur. Bu yöntem, Başbakan ve AKP’li bakanlar tarafından sürekli kullanılmaktadır. Karadon madencilerinin ardından Başbakan Erdoğan’ın “ölüm bu işin kaderinde var” ve Çalışma Bakanı Dinçer’in “güzel öldüler” söylemleri, devletin ne verirse tebaanın ona razı olmasını isteyen ve sorgulamayı sönümlendirmeyi amaçlayan ümmet toplumu oluşturma çabalarını da açığa çıkarmaktadır.

Ayrıca Çalışma Bakanı Dinçer ve diğer AKP sözcülerinin, herhangi bir iş kazası karşısında kullandıkları “iş kazaları işçinin suçudur” söylemi ise iş kazalarının işçi ve kaza arasına sıkışmasına neden olmakta, sermaye ve devletin rolünü – suçun yapısallığını – gizlemektedir.

Oysa iş kazaları ülkemizde güvencesizleştirme sonucu hızla artan bir gerçektir. Bu noktada Sendika.Org’da her ay ulusal ve yerel dijital basından yararlanarak hazırladığımız iş kazaları raporlarında, 2010 yılında 619 iş kazasını kayıt altına aldık. Kazalarda toplam 2568 işçi iş kazasına uğradı. İşçilerin 430’u hayatını kaybetti, 2138’i yaralandı.[1] Yazımızda bu iş kazalarını yaş, cinsiyet ve bölgesel dağılımına göre tasnif ederek özellikle kadın, çocuk, emekli ve Kürt işçilerin güvencesiz çalışma koşullarına değineceğiz.

1- İşçi ölüm ve yaralanmalarının yaş gruplarına göre dağılımı

Tablo 1’de 2010 yılında tespit ettiğimiz ölümlü ve yaralanmalı iş kazalarının yaş gruplarına göre dağılımı yer almaktadır. İşçileri dört yaş grubuna ayırdık. 18 yaş altı grup çocuk işçilik (16 – 17 yaşındaki genç işçileri de çocuk işçilik kapsamında değerlendirdik), 18 – 27 yaş grubu işçileri çalışma hayatına yeni başlayan, 28 – 49 yaş grubu işçileri çalışma hayatında tecrübeli, 50 yaş ve üstü grubunu da emeklilik çağındaki işçiler olarak ele aldık. Bu bölümde çocuk-genç işçilik, emeklilik durumu, iş kazalarının nedenleri gibi konuları ele alacağız.

2010 yılında yaşını tespit edemediğimiz işçilerden 157’si hayatını kaybetti, 1472’si yaralandı. Bu yüzden yaş gruplarına “bilinmiyor” grubunu ekledik. Oransal olarak ifade edersek ölümlerin yüzde 36,5’inin ve yaralanmaların yüzde 68,9’unun yaşına raporlarımızda yer vermedik (veremedik). Bu oranın yüksek olmasının birinci nedeni, basında özellikle toplu ölüm ve yaralanmalar başta olmak üzere ayrıntılı bilgi verilmemesidir. Örneğin servis kazalarının çoğunda işçilerin yaşı belirtilmemektedir. İkinci neden, bizim araştırmalarımızın eksikliğidir.

2010 yılında 18 yaş altı çocuk-genç işçilerden 12’si hayatını kaybetti, 72’si yaralandı. (Bilinmiyor grubu dağıtılınca) Çocuk işçilerin ölüm oranı yüzde 4,4 yaralanma oranı ise yüzde 10,8’dir. 16-17 yaşındaki genç işçi ölümleri deri, orman, mevsimlik tarım, yol, inşaat ve gıda sektörlerinde gerçekleşti. Daha küçük yaştaki çocuk ölümleri ise mevsimlik tarımda gerçekleşirken bu çocuklar içinde 10 yaşının altında olanlar da bulunmaktadır. Yaralanmalar ise mevsimlik tarım, tekstil, gıda, inşaat ve organize sanayide gerçekleşmiştir.

Oysa SGK 2009 istatistiklerine baktığımızda sadece 15 – 17 yaş grubunda 1 genç işçinin hayatını kaybettiği belirtilmiştir. 1 Aralık 2010’da da AB Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Stefan Füle, Türkiye'nin çocuk işçi çalıştırmayla mücadelede başarılı olduğunu belirtmiş, "Türkiye 2014 itibarıyla çocuk işçi çalıştırmayı bitirmeyi taahhüt ettiğini ve Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) Türkiye'yi 2006 yılında çocuk işçilikle mücadelede başarı sağlayan üç ülkeden biri seçmesine neden olduğunu" söylemiştir.[2] Bu veri ve söylem Türkiye’de çocuk işçiliğin hasıraltı edilme çabalarının bir göstergesidir.

TÜİK verilerine göre ülkemizde 5 milyon civarında olan çocuk işçiliğini güvencesizliğin kaynağı haline getiren nedenler ailelerin yoksulluğu, köyden kente göç, eğitime ulaşamama ve paralılaştırılma süreci ile kapitalizmin duyduğu ucuz emek gücü ihtiyacıdır.

Çocuk işçiliğin bir biçimi tarım ve inşaat gibi mevsimlik işlerdir. Tarım sektöründe toplayıcılık başta olmak üzere birçok işi yüklenen çocuk işçilerden özellikle kız çocukları sektörün görünmez gücünü oluşturmakta ve daha fazla yıpranmaktadır. Çünkü kız çocukları ev işleri de yapmaktadır. Bu aşırı fiziksel yorgunluk çeşitli hastalıklara ve psikolojik yorgunluklara neden olmaktadır. Ayrıca eğitim gibi birçok olanağa da ulaşmaları daha zordur. İnşaat işlerinde ise erkek çocuklar çalışmaktadır. Burada sadece hafif, yardımcı işler yapmaz, bizzat tehlikeli işleri de üstlenirler. Bir örnek verirsek, 27 Kasım’da İzmir’in Narlıdere İlçesi’nde yağmur suyu borularını monte etme işinde çalışan 16 yaşındaki Cengizhan Akyaz, 9. kattan düşerek hayatını kaybetmiştir.[3]

Çırak / stajyer olan çocuk işçiler ise her yıl Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) ile sermayenin işbirliği çerçevesinde organize sanayide ve fabrikalarda uzun çalışma saatlerinde, çok düşük ücretlerle çalıştırılmaktadır. Çalışma sürelerinin bir kısmı teorik eğitime ayrılan çıraklar öğrenci sayılmakta, MEB’in belirlediği işkollarında çıraklık sözleşmesi yapılarak çalışmaktadır. Stajyer çocuk işçilerin notunun yarısını patron vermektedir. Bu koşulları yüzünden çok ve ucuza çalıştırılırlar. Hatta meslek okulları sanayinin fason işletmeleri haline gelmiştir. Çünkü Koç’un da dediği gibi “Meslek lisesi memleket meselesi”dir.[4] Bu koşullarda çocukların işçi sağlığı koşulları da göz ardı edilmektedir. Organize sanayi bölgelerinde kesilme, patlama, ezilme ve zehirlenmelere maruz kalmaktadırlar. Ayrıca ağır yük kaldırmak ve havasız, sağlıksız koşullar yüzünden fıtık gibi çeşitli hastalıklara maruz kalmaktadırlar.[5]

2010 yılında 18 – 27 yaş grubundaki genç işçilerden 52’si hayatını kaybetti, 160’ı yaralandı. (Bilinmiyor grubu dağıtılınca) Genç işçilerin ölüm oranı yüzde 19, yaralanma oranı ise yüzde 24’tür. 2010 yılında 28 – 49 yaş grubundaki tecrübeli işçilerden 165’i hayatını kaybetti, 367’si yaralandı. (Bilinmiyor grubu dağıtılınca) Tecrübeli işçilerin ölüm oranı yüzde 60,5 yaralanma oranı ise yüzde 55,1’dir.

İş kazaları sonucu ölümler ve yaralanmalar özellikle çalışma yaşamının ana gövdesini oluşturan 18 – 49 yaş grubunda meydana gelmiştir. SGK 2009 istatistiklerinde de işçi ölümlerinde ortalama yaş erkeklerde 38, kadınlarda 34 olarak belirtilmiştir. Bu yaş grubunu işçi sınıfının tecrübeli, fiziksel olarak kuvvetli ve zihinsel dikkati yoğun işçileri oluşturmaktadır. Bu yüzden “işçilerin kişisel dikkatsizlikleri kazaya neden oluyor” savı gerçekçi değildir. Tam da bu noktada iş kazalarının nedenlerine kısaca değinmek gerekir.

İş kazalarının temel nedeni sermayenin emek üzerindeki baskısının artmasıdır. Bu baskının çeşitli görüntüleri vardır. Birincisi taşeron çalıştırma, fason üretim gibi işçinin farklı koşullara tabi çalıştırılması ve / veya işin aynı ya da farklı mekânlarda parçalanarak yapılmasıdır. İkincisi iş kazalarını önleyici tedbirlerin alınmaması, denetimlerin yapılmaması ve cezai yaptırımların uygulanmamasıdır. Üçüncüsü uzun ve yoğun iş saatleridir.

Bu nedenlerin hepsini bir örnekte ele alalım. Siirt’te bulunan Alkumru Barajı’nda geçen sene birçok iş kazası meydana gelmiştir. Bu kazaların bir kısmını yüksekten düşmeler oluşturmaktadır. Bu düşmelerin nedenleri şunlar olabilir: İskele sağlam kurulmamıştır ya da malzemeler eskidir. Şiddetli rüzgârın olduğu vb. hava koşullarında işçiler çalıştırılmış olabilir. Emniyet kemeri taktırılmamış olabilir. Düşmelere karşı uygun önlemler alınmamış olabilir… Yine barajdaki işler birçok taşeron şirkete verilmiş aynı anda asıl patron ve taşeron şirket işçileri işi üretmiştir. Bu koşullarda temel güvenlik önlemleri ve bunların denetimi gerçekleşmemektedir.

Bu duruma uzun ve yoğun çalışma saatleri de eklenmektedir. Barajın sahibi Limak Patronu Nihat Özdemir’in sözleri iş kazalarının nedenlerini gerek baraj örneğinde gerek günümüz sermaye birikim rejimi mantığında açıklamaktadır: “1750 kişiyle, günde 2 vardiya çalışıldı. Hedefe kilitlendik, 2010 yılı sonunu hedef koyduk ve 500 milyon metreküp beton dökülen bu barajı 36 ayda tamamladık. Bu bir Türkiye rekoru değil, dünya rekorudur. Bunu normal şartlarda özel sektörde bir yatırımcı 5 yıldan önce bitiremezdi. Yatırımcı kamu olsa yapımı 7–10 yıl sürerdi… 465 milyon dolarlık emsallerine göre daha düşük maliyeti ile ayrıca rekor kırdık.”

2010 yılında emeklilik çağında çalışan 50 yaş ve üstü işçilerden 44’ü hayatını kaybetti, 67’si yaralandı. (Bilinmiyor grubu dağıtılınca) Emeklilik çağındaki işçilerin ölüm oranı yüzde 16, yaralanma oranı ise yüzde 10,1’dir. 50 yaş ve üstü işçilerin geçirdiği iş kazalarında da temel neden alınmayan önlemler ve yoğun çalışma saatleridir. Diğer yandan bu yaş grubundaki işçilerde fiziksel olarak bir düşüşün görülmesi de normaldir. Ancak gerek sosyal güvenceden yoksunluk gerek emekli olduğu halde geçinemeyip çalışma zorunluluğu 50 yaş ve üstü işçileri güvencesiz çalışmaya itmektedir. Emeklilik yaşının 65 yaşa kadar yükseldiği ülkemizde “çalışarak veya yoksulluk içinde ölen” bu yaş grubunda kaza oranının artacağı aşikârdır.

Bir örnek verirsek 26 Nisan 2010’da Erzurum Merkez Palandöken Belediyesi'ne ait asfalt üretim tesislerinde bir kaza meydana geldi. Üç yıl önce aynı belediyeden emekli olan evli ve bir çocuk babası 52 yaşındaki Yahya Çoban, geçinemeyince asfalt üretim tesislerini çalıştıran özel firmada işe başladı. Ustabaşı Yahya Çoban, 30 yıl çalıştığı tesislerde asfalt makinesine sıkışan taşı çıkardığı sırada, tesisin çalışması sonucu başı makineye sıkışarak ezildi. Çoban arkadaşlarının gözleri önünde feci şekilde can verdi.

Bu yaşananlara rağmen devlet emekliliği kaynak israfı olarak görmektedir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer, “Dünyada 4 kişinin çalıştığı, 1 kişinin de emekli olduğu bir oran normal kabul ediliyor. Bizim genç nüfus hesap edildiğinde 7 kişinin çalışması ve 1 kişinin de emekli olması gerekir. Ama şu anda 1,8 kişi çalışıyor, 1 kişi emekli. Hiçbir sosyal güvenlik sisteminin bunu kaldırma ihtimali yok…” diyerek sosyal güvenliğin popülist politikalara terk edilmeyeceğini açıkladı.[6] Benzer bir şekilde sermaye temsilcileri de 60 yaşına geldi diye bir insanın iş hayatının dışına çıkmasının Türkiye için lüks olduğu konusunda fikir birliğine vardılar. Bu noktada Koç Grubu’ndan emekli olup 1 yıl sonra kendi şirketini kuran Mehmet Ali Berkman’ın açıklamalarına değinelim: “60 yaşa dünya artık orta yaş diye bakıyor… Klasik olarak bilirsiniz, denir ki insanlar hobilerini geliştirmeliler ki emekli olunca boşluğa düşmesinler. Ben hobiyle hayatın geçeceğine inanmıyorum. Golf oynamak, yelken yapmak mümkün ama bunlar tüm vaktinizi almaz ki… Türkiye'nin kaynak israfına tahammülü yok… Hayat gezme tozmayla geçmiyor…”[7]

Bu noktada emeklilik yaşı tartışmalarını yapmak anlamlıdır. 2008 yılında yürürlüğe giren Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) Yasası ile prim ödeme gün sayısı 9 bine, emeklilik yaşı da 65’e çıkarılmıştır. Turizm, inşaat ve tarım gibi mevsimlik çalışmanın temel olduğu sektörlerde yılda 90 gün iş bulabilen işçiler emekli olamayacaklardır. Gazeteciler, veterinerler, postacılar, itfaiyeciler, zabıtalar, makinistler, pilotlar gibi bir dizi meslekte yıpranma payı verilmeyecektir. Emeklilik maaşı kademeli olarak düşecektir.

Emekliliğin belirlenebilmesi için sormamız gereken hususlar şunlardır: Yaşlılıkta para ve sağlığa erişim var mı? Yaşam beklentisinin artışının kriteri nedir? Yani çalışanın ne iş yaptığı belirleyici değil midir? Eğitim durumu, meslek (sanayi işçileri özellikle madenciler fiziksel olarak en çok yıpranan işçilerdir), gelir ve varlık durumu (ev sahibi olmak, emekli maaşlarındaki farklılık, ek gelirin olup olmaması) nedir? Sistemik hastalıkları (hipertansiyon, şeker, prostat) var mıdır? Sigara ve içki benzeri alışkanlıkların etkisi ne durumdadır? Düzenli sağlık kontrolü yaptırabiliyor mu? Sosyal ve psikolojik durumu nasıl? Yaşa bağlı refleks ve zihin zayıflamaları, yeterli dinleme ve tatil, beslenme, barınma olanağı var mı? Ulaşım ve kent yaşamı nasıl etkiliyor? Peki, işveren ve yönetici pozisyonunda çalışanlarla işçileri aynı kefeye koyabilir misiniz?

2- İşçi ölüm ve yaralanmalarının cinsiyetlere göre dağılımı

Tablo 2’de 2010 yılında tespit ettiğimiz iş kazalarında yaşanan ölüm ve yaralanmaların cinsiyet bilgileri yer almaktadır. Bu bölüm kadın ve erkek istihdamını anlamamız açısından önemlidir.

2010 yılında cinsiyetini tespit edemediğimiz işçilerden 3’ü hayatını kaybetti, 806’sı yaralandı. Bu yüzden cinsiyet gruplarına “bilinmiyor” grubunu ekledik. Oransal olarak ifade edersek ölümlerin yüzde 0,7’sinin ve yaralanmaların yüzde 37,7’sinin cinsiyetlerine raporlarımızda yer veremedik. Çünkü bu bilgiler basında yer almadı. Cinsiyeti bilinmeyen ölümler, Eylül ayında Aydın’da 1 gıda işçisinin elektrik çarpması sonucu, Haziran ayında da İzmir’de 2 mevsimlik tarım işçisinin servis kazası sonucu yaşamını yitirmesidir. Yaralanmalarda ise yine toplu olaylarda cinsiyet bilgilerine yer verilmemiştir.

Bir örnek verirsek, 16 Şubat 2010 tarihli haber aynen şöyle: Kayseri’de yaşanan kazada Organize Sanayi Bölgesi 8. Cadde üzerinde B.B. idaresindeki 38 KL 536 plakalı otobüs ile A.G. yönetimindeki 38 S 0229 plakalı servis minibüsü çarpıştı. Kaza sonrası 38 S 0229 plakalı servis minibüsü sürücüsü A.G. ile servis aracında bulunan G.Y. B.G., E.E.Ş., Y.B., M.K.O., D.A., İ.K. ve S.K. isimli işçiler yaralandı. Kayseri’deki çeşitli hastanelere kaldırılarak tedavi altına alınan yaralıların sağlık durumlarının iyi olduğu öğrenilirken, kaza ile ilgili soruşturma başlatıldı.

2010 yılında kadın işçilerin 32’si hayatını kaybetti, 255’i yaralandı. (Bilinmiyor grubu dağıtılınca) Ölüm oranı yüzde 7,5 yaralanma oranı ise yüzde 19,1’dir. Ölümlerin ve yaralanmaların en çok görüldüğü bölge 10 ölüm ve 60 yaralanma ile Akdeniz’dir. Bunun nedeni konaklama (turizm) işçilerinin mevsim sonu sayabileceğimiz Ekim ayında geçirdikleri servis kazalarıdır. Marmara’da 7 ölüm 53 yaralanma, Ege’de 6 ölüm 47 yaralanma, Karadeniz’de 4 ölüm 23 yaralanma, İç Anadolu’da 4 ölüm 51 yaralanma, Doğu Anadolu’da 1 ölüm 2 yaralanma ve Güneydoğu Anadolu’da 19 yaralanma gerçekleşmiştir. 2010 yılında öne çıkan olay ise Marmara’da yaşandı. 9 Nisan’da Yalova’nın Çiftlikköy İlçesi’nde bir tekstil fabrikasında gece vardiyasına giden kadın işçilerin bindiği servis kaza yaptı. 5 kadın işçi hayatını kaybetti, 17 kadın işçi yaralandı.

Kadın işçilerin geçirdiği iş kazaları devlet tarafından eksik açıklanmaktadır. Örneğin SGK 2009 istatistiklerine baktığımızda ölen kadın işçi sayısı sadece 24’tür, oransal olarak ifade edersek yüzde 2’dir. Yaralı sayısı ise 3 bin 538’dir, oransal olarak ifade edersek yüzde 5,6’dır. Özellikle mevsimlik tarım işçileri SGK verilerinde yer almamaktadır. Buradan çıkan sonuç en çok kadın işçilerin iş kazası bilgilerinin açığa çıkmadığı, kayıt dışı ve en güvencesiz çalışan işçiler oldukları, başka bir deyişle kadın emeğinin bilinçli olarak görünür kılınmadığı gerçekleridir.

Kadın işçilerin hemen hemen yarısı, tarım sektöründe ve büyük çoğunluğu ücretsiz aile işçisi olarak çalışmaktadır.[8] Tarlada, bağda ve bahçede ekimden dikime, yetiştirmeden pazarlamaya kadar tarımsal üretimin içinde olan kadın, evinin ve çocuğunun işlerinden de sorumludur. Son dönemde sömürge kapitalizminin ülke çapında ucuz emeğe duyduğu ihtiyaç, kadınları mevsimlik tarım işçiliğine ve ücretli-yevmiyeli işçiliğe yöneltmektedir. Kadın tarım işçileri ölümlü ve yaralanmalı iş kazalarına ve meslek hastalıklarına maruz kalmaktadır. Ancak bu konuda sağlıklı bir bilgi yoktur. Kadın mevsimlik tarım işçilerinin geçirdiği servis(!) kazaları en somut örnektir.

Kadın işçilerin yüzde 15’i sanayi, yüzde 35’i de hizmetler sektöründe çalışmaktadır. Özellikle tekstil, gıda ve temizlik sektörleri öne çıkmaktadır. Ücretli ve yevmiyeli çalışan kadın işçiler ayrıca ücretsiz aile işçiliği de yapmaktadır. Fabrika ve atölyelerde çalıştıkları gibi evlerde de çalışmaktadırlar. Örgü, triko işlemeciliği, kazaklara nakış, boncuk işleri, elektronik eşya montajı, ev temizliği (gündelikçilik), yaşlılara bakım gibi işler yapmaktadırlar. Günde 12-14 saat çalışılan veya çalışma saati belli olmayan, sigortasız ve hiçbir sosyal hakkın bulunmadığı işlerde çalışan kadınlar birçok kazaya maruz kalmaktadır. Tekstil işçisi kadınların geçirdiği servis kazaları, cam temizlerken düşen kadınlar, gözlerin bozulmasından ellerin iğne darbeleriyle parçalanmasına ve çeşitli eklem hastalıklarına kadar…

2010 yılında erkek işçilerin 395’i hayatını kaybetti, 1077’si yaralandı. (Bilinmiyor grubu dağıtılınca) Ölüm oranı yüzde 92,5 yaralanma oranı ise yüzde 80,9’dur. Ölümlerin ve yaralanmaların en çok görüldüğü bölge 122 ölüm ve 253 yaralanma ile Marmara’dır. Bunun nedeni bölgenin yoğun sanayileşmesidir. İkinci sırada çoğunluğu maden işçileri olmak üzere 77 ölüm ve 151 yaralanma ile Karadeniz gelmektedir. Ege’de 50 ölüm 113 yaralanma, Akdeniz’de 56 ölüm 125 yaralanma, İç Anadolu’da 53 ölüm 267 yaralanma, Doğu Anadolu’da 21 ölüm 38 yaralanma ve Güneydoğu Anadolu’da 16 ölüm 130 yaralanma gerçekleşmiştir.

Maden, inşaat, tersanecilik, enerji, metal, çimento, yol, demiryolu ve deri gibi güce dayalı işlerde istihdamın büyük bir çoğunluğunu, bazılarında tamamına yakınını erkek işçiler oluşturmaktadır. Bu sektörler düşmeden ezilmeye, yanmadan zehirlenmeye işgücünün en çok kazaya maruz bırakıldığı, maden işçilerinin grizu patlamaları sonucu hayatını kaybettiği kitlesel katliamların yaşandığı ve işçi sağlığına kalıcı etkileri olan meslek hastalıklarının görüldüğü alanlardır.

3- İşçi ölüm ve yaralanmalarının coğrafi olarak dağılımı

Tablo 3’te 2010 yılında tespit ettiğimiz iş kazalarında yaşanan ölüm ve yaralanmaların coğrafi bilgileri yer almaktadır. Bu bölümde sanayileşmenin bölgesel dağılımına, işgücü göçlerine (Kürt işgücü göçüne) ve biçimlerine kısaca değineceğiz.

İş kazaları sonucu Marmara’da 129 ölüm ve 454 yaralanma, Karadeniz’de 81 ölüm ve 286 yaralanma, Akdeniz’de 66 ölüm ve 394 yaralanma, Ege’de 59 ölüm ve 264 yaralanma, İç Anadolu’da 57 ölüm ve 432 yaralanma, Doğu Anadolu’da 22 ölüm ve 73 yaralanma, Güneydoğu Anadolu’da 16 ölüm ve 235 yaralanma gerçekleşti.

Ülkemizde en çok iş kazası sanayinin merkezi olan İstanbul’da ve hemen her sektörde meydana gelmiştir. Balıkesir, Zonguldak ve Manisa’da maden kazaları; Antalya’da konaklama; Mersin, Adana ve Aydın’da tarım; Ankara, Samsun, Gaziantep, Erzurum, Konya, Karaman, Eskişehir, Malatya ve Kayseri’de organize sanayi; Yozgat’ta demiryolu; Kocaeli’nde kimya/lastik; Bursa’da metal; Yalova’da tekstil; Giresun ve Siirt’te hidroelektrik santralleri kazaları öne çıkmaktadır. Mevsimlik tarım, belediye, yol ve inşaat sektöründeki kazalara ise ülkemizin her bölgesinde rastlanmaktadır.

Diğer yandan bu kazalar bize belli bölgelerden ya bilgi alınamadığını ya da sanayinin gelişmediğini göstermektedir. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Gaziantep, Malatya ve Erzurum dışında organize sanayi çok geri düzeydedir. Adeta bir ekonomik yıkım yaşanmaktadır. Bunun nedenlerini kamu yatırımlarının çok sınırlı olması ve özel sektörün zaten bölgede bulunmamasının yanı sıra 1984’ten beri süregelen savaş politikaları oluşturmaktadır. Ekonomik yıkım, kronik bir yoksulluğa neden olmakta ve Kürtleri güvencesiz işgücü kaynağı haline getirmektedir.

2010 yılında Doğu’dan Güney’e, Batı’ya ve Kuzey’e doğru çoğunluğu mevsimlik olmak üzere büyük bir işgücü göçü yaşanmıştır. Mevsimlik tarım ve inşaat sektörlerinde yoğunlaşan, özellikle Mayıs ayı ile birlikte Güneydoğu ve Doğu Anadolu’dan başlayan işgücü göçü – Kürt işçi göçü Ekim ayı ile birlikte tersine yaşanmaktadır. Kürt işçiler en çok ölümlü iş kazasına maruz kalan işçilerdir. Bu zorunlu işgücü göçü 30 yılın genel bir görüntüsü olarak her sene yaşanmaktadır.

Kürt işgücü göçünün birinci biçimini “mevsimlik tarım işçiliği” oluşturmaktadır. Urfa ve Adana’da pamuk; Akdeniz’de ve Ege'de yaş sebze, meyve, üzüm, zeytin ve tütün; Marmara'da sebze, meyve ve fındık; Karadeniz'de fındık, çay ve tütün; İç Anadolu’da sebze toplayıcılığında ihtiyaç duyulan ucuz tarımsal emek içerisinde Kürt aile emeğinin payı büyük ölçeklere ulaşmıştır.

Ancak kapalı kasa kamyonetlerde veya traktörlerde yollara savrulan, tarım ilaçlarından veya yediği yemeklerden zehirlenen, barınma ve beslenme ihtiyacını tam olarak karşılayamadığı için kronik sağlık sorunları yaşayan ve eğitimden yoksun bırakılan (çocuklar) da aynı işçilerdir.

Kürt işgücü göçünün ikinci biçimini ise “mevsimlik inşaat işçiliği” oluşturmaktadır. Ülkemizin her yanına yayılan, neredeyse tamamı taşeronlaştırılan ve geleneksel olarak güvencesiz çalışmanın en köklü ve sarsılmaz alanı olan inşaat sektöründe de mevsimlik Kürt işçiliğinin özel bir konumu bulunmaktadır. Devletin yani Toplu Konut İdaresi’nin (TOKİ) en büyük patron olduğu sektörde hızlı ve yüksek oranlı kentleşme, iç ve dış ticaret hacmindeki büyüme, dev enerji nakil hatlarının ve baraj komplekslerinin yapımı, Türk inşaat firmalarının dışa açılması ile vasıfsız ve düşük vasıflı geçici işçi ihtiyacı patlaması yaşanmaktadır. Kürt işgücü de bu anlamda sektörde vazgeçilmez bir konumdadır.[9]

Diğer yandan tamamına yakını taşeron ve sigortasız çalışan bu işçiler, hemen her türlü kazaya maruz kalmaktadır. En çok da yüksekten düşme ve ezilmelerle karşı karşıyadır. Aynı mevsimlik işçiler gibi barınma ve beslenme sorunları sonucu kronik sağlık problemleri de yaşamaktadır.

Önemli bir sorun da Kürt işçilerin geçirdikleri kazalar sonucu sağlık müdahalelerinde iletişim – dil sorunu yaşamalarıdır. Teşhis ve tedavi de en önemli husus hastanın öyküsünü alma, ağrının ve acının kaynağını bulmaktır.[10] Ancak mevsimlik Kürt işçilerinin içinde çok azı Türkçe bilmektedir. Bu sorun Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da da yaşanmakta ancak göçmen işçiler için daha yakıcı bir hal almaktadır.

Sonuç
Taşeronlaştırma, fason üretim, alınmayan önleyici iş güvenliği önlemleri, uzun ve yoğun çalışma saatleri, cezai yaptırımların uygulanmaması… gibi nedenler iş kazalarına davetiye çıkarmaktadır ve yüzde 98’i basit önlemlerle önlenebilecek olan iş kazalarının aslında iş cinayeti olduğunu göstermektedir. İş kazalarının önlenmesine karşı verilecek mücadele iş kazalarının bireysel veya işe özgü bir sorun değil yapısal bir sorun olduğu unutulmadan verilmelidir. Bu yüzden, iş kazalarının önlenmesi için verilecek mücadele insanca yaşama hakkının ve güvenceli çalışma hakkının bir gereğidir, olmazsa olmazlarından biridir. Farklı çalışma statülerine sahip ve farklı işkollarında bulunan işçilerin özgül taleplerini de taşıyacakları bir güvencesiz işçi hareketinin oluşturulması önem taşımaktadır. Böylesi bir hareketin, iş kazalarına karşı “can güvenliği – iş güvencesi” talebini de temel bir talep haline getirmesi kaçınılmazdır.

Bu noktada çocuk, emekli, kadın ve Kürt işçilerin iş kazalarına karşı oluşturacakları talepler –onların iş kazalarına karşı en savunmasız işçi kesimleri olması nedeniyle– öne çıkarılmalıdır.

Mutlaka taşeronluğun yasaklanması, iş güvenliği önlemlerinin alınması, işten çıkarmaların yasaklanması gibi bütünsel kampanyalar ve bu sürecin fiili mücadele–kurumsallaşma içinde hayata geçirilmesi ön açıcı olacaktır. İşçi sağlığının korunmasının sağlanması bizzat işçilerin mücadelesi ile gerçekleştirilebilir. Bu da, işyerlerinde işçilerin söz ve karar sahibi oldukları işçi sağlığı ile ilgili öz örgütlenmeler kanalıyla sağlanabilir. Paralel olarak şehir, bölge ve ülke düzeyinde de işçi sağlığı ve güvenliği örgütlenmelerinin oluşturulması üzerinde düşünülmelidir. Çünkü işçi sağlığı ve güvenliği mevcut yasalara ve öngördüğü kurumların insafına terk edilemez.

Dipnotlar:
[1]. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) 2010 Yılı İş Kazası İstatistiği 2011 sonunda açıklanacaktır. Bu yüzden yapacağımız bazı karşılaştırmalarda 2009 verilerini baz alacağız. SGK’ya göre 2009 yılında 1171 işçi hayatını kaybetti, 63145 işçi yaralandı. Bu veriler gerçeği yansıtmamaktadır. Örneğin Aralık 2009’da sadece Bükköy Madencilik’te meydana gelen grizu patlamasında 19 maden işçisi hayatını kaybetmiştir. Oysa SGK’ya göre yıl boyunca kömür ve linyit çıkarma işinde sadece 3 işçi hayatını kaybetmiştir. Bu yüzden Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerini de dikkate alarak bir yıllık işçi ölüm ve yaralanmalarını tahmin edebiliriz. Bu karşılaştırmalar ışığında ülkemizde iki bini aşkın işçinin hayatını kaybettiğini ve yüz binlerce işçinin yaralandığını söyleyebiliriz. Yani bizim kayıtlarımız denizde bir damladır. Ama gerçek bir damla…
[2]. Türkiye’nin çocuk işçiliği başarısı, http://www.turkiyeavrupavakfi.org/index.php/genel-haberler/2110-cocuk-isciligi.html ANKA, 11 Aralık 2010.
[3]. Ülkemizde 18 yaş altı genç ve çocuk işçilerin çalıştırılması 4857 Sayılı İş Kanunu’nun 71. Madde’sinde düzenlenmiş; 06 Nisan 2004 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yönetmeliği ile ayrıntılaştırılmıştır. Ancak bu yasalar bile hayata geçmemektedir.
[4]. Konu ile ilgili bakınız, İlhan Yiğit, Meslek lisesi memleket meselesi değil sermayeye ucuz işgücü meselesi, http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=34662 29 Aralık 2010. Torba Yasa’yla birlikte stajyer çalıştırma sınırı genişletilmiştir. Yeni sınıra göre 5’ten az işçi çalıştıran işyerleri hariç tüm işyerleri stajyer çalıştırabilecektir. Bu durum, ilerleyen günlerde çocuk işçiliğinin daha da yaygınlaştırılacağını göstermektedir. Çünkü ucuz işçilik Türkiye’nin ulusal ekonomi politikasının temelini oluşturmaktadır.
[5]. Çocuk işçiliğinin ev eksenli çalışma ve sokak satıcılığı, ayakkabı boyacılığı, atık kağıt işçiliği gibi işçileştirme biçimleri de vardır.
[6]. İş Hayatı Dayanışma Derneği'nin 18. Olağan Genel Kurulu'nun açılışı, http://www.ishad.org.tr/faliyet/faliyet_detay.php?id=228,
8 Ocak 2011
[7]. 60 yaşında emeklilik bence kaynak israfı, http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/kadak/2005/01/30/60_yasinda_emeklilik_bence_kaynak_israfi Sabah, 30 Ocak 2005. Konuyla ilgili ayrıca bakınız, Zirveden emekliler, http://proje.capital.com.tr/zirveden-emekliler-haberler/15066.aspx Capital, 1 Mayıs 2004.
[8]. Kadın işçiliğinin sektörel dağılımı konusunda sağlıklı bir bilgi yoktur. Bu anlamda yazımızda TÜİK verilerini temel olarak alıyoruz.
[9]. Bu konuda ayrıntılı bir değerlendirme için bakınız, Ferda Koç, “İşçi sınıfı hareketi, yeniden kardeşleşme sürecinin motoru olabilir mi?”, Tekel Direnişinin Işığında Gelenekselden Yeniye İşçi Sınıfı Hareketi, Nota Bene Yayınları, Mayıs 2010, ss. 93-113.
[10]. Konu ile ilgili bakınız, TTB – SES, Anadil ve Sağlık Sempozyumu, Ankara, Mart 2010.

Sendika.Org / 23 Şubat 2011