Daha önce Türkiye’den Mustafa Kemal Atatürk, Ali Bozer, Feridun Karakaya, Jak Kamhi, Ahmet Dinçyürek, Ekrem Akurgal, Gökşin Sipahioğlu, Prof. Erdoğan Teziç, Zeynep Oral, Prof. Bülent Özer, Prof. Tarık Zafer Tunaya, Sakıp Sabancı, İnan Kıraç, Yaşar Kemal, Kâmran İnan, Hikmet Çetin, Ayşe Gülsün Bilgehan, Lucien Arkas, Nebahat Akkoç, Mehmet Erbak, Murdan Bernard, Gertrude Durusoy, Nejat Hakkı Sur, Türkan Dündar, Tunay İnce, Tulu Gürakan, Nüvit Tekül, Tevfik Remzi Kazancıgil, Hicri Fişek, Şadan Fişek, Celal Atik, Ara Güler ve Güler Sabancı’ya verilmiş olan nişanı AT-Mony’nin reddetmesi, Fransa’da ciddi ilgiyle karşılanarak iş suçu, iş suçlarının cezasız kalması, başkalarının hayatını tehlikeye atma, iş onuru, sağlığı ve güvenliği, iş suçlarının tazminatlarla muhasebeleştirilmesi gibi gözardı edilmesine alışılmış konuların gündeme girmesini sağladı.
 
İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin çalışmalarına kaynaklık eden eserler arasında bulunan ve Türkçesi Ayrıntı Yayınları tarafından basılmış olan “Çalışmak Sağlığa Zararlıdır” adlı bir kitabı da bulunan Mony’nin sözlerine kulak veriyoruz:
 
Sayın Bakan,
 
20 Temmuz 2012 tarihli, tarafıma Şövalye titrinden Légion d’honneur nişanı tevdi edildiğine ve bu kararın arkasında şahsen sizin olduğunuza dair mektubunuzu aldım. Meslekî faaliyetlerim ve bir yurttaş olarak angajmanlarımın böylesine önemli bir ulusal ödüle layık görülmesi beni çok mutlu etti, teşekkür ederim. Buna rağmen, her ne kadar bu seçimin sizin açınızdan ne ifade ettiğinin çok iyi farkında olsam da, bu nişanı kabul edemeyeceğim ve bu mektupta size bu kararımın nedenlerini açıklamaya çalışacağım.
 
Bildiğiniz gibi, son otuz senedir halk sağlığı, işçi sağlığı ve sağlık alanında, özellikle de kansere yakalanma riski açısından bakıldığında yeniden üretilen sosyal eşitsizlikler konusunda araştırmalar yapmaktayım. Şimdiye kadar yaptıklarımın kurumsal olarak tanınması, yalnızca benim şahsî kariyerimle ilgili bir mesele olmaktan çok, yeni araştırmaların yapılması elzem olan bu alanda genç biliminsanlarının yetiştirilmesi ile ilgili bir meseledir. Bu açıdan bakıldığında, meslek hayatımın son on senesinde şahsî çalışmalarımın bloke edilmesi mânâlıdır. Birinci kademeden araştırma müdireliğine olan başvurum sistematik olarak reddedildi. Bundan çok daha acı olan ise, benimle çalışan pek çok genç ve parlak araştırmacının yüzüne kurumsal kapıların kapatılmış olması. Araştırmalarının niteliği ne kadar yüksek olursa olsun, birim müdürleri tarafından desteklenmedikleri için, hâlâ ciddi bir meslekî ve iktisadî güvencesizlik içerisinde yaşamaya devam ediyorlar. Seine Saint Denis Üniversitesi’nde on sene önce hayata geçirdiğimiz iş kaynaklı kanserler konusunda uzmanlaşmış programımız, her ne kadar sürdürdüğü bilimsel çalışmaların nitelikleriyle ulusal ve uluslararası arenada gayet iyi tanınımış olsa da, hâlâ ciddi bir kurumsal belirsizlikten muzdariptir. İstisnaî olarak aldığı bazı kurumsal destekler ise, bu kırılgan ve belirsiz durumu değiştirememektedir. Tüm bu seneler zarfında programa başka resmî araştırma yöneticisi kadrosu verilmedi. Bu programın çalışmalarının devamlılığını sağlamak ve genç araştırmacıların istihdamına elimizden geldiğince güvence kazandırabilmek için, sürekli bir kaynak arayışı içinde olmak zorundaydık. “Bilimsel dilencilik” olarak tanımladığım bu faaliyeti, kamu faydası adına araştırmaların kamu fonlarıyla gerçekleştirilmesi ilkesinden ödün vermeden ve başka çıkar ilişkilerine boyun eğmeden yapmaya çalıştık.
 
Takdir edebileceğiniz gibi, halk sağlığı alanındaki tüm araştırmalar, somut dönüşüm ve eylem için müdahil bir bilgi türü üretirler. Bu yüzden gösterdiğim tüm çaba, araştırma programımızın çalışmalarının sonuçlarının çalışma koşullarını dönüştürmek ve önlem stratejilerinin hayata geçirilmesi için ciddiye alınacağı umuduyla verilmiştir. Fakat şimdi geriye dönüp otuz senelik meslekî hayatım boyunca şahit olduğum dönüşümlere baktığımda, çalışma koşullarının gittikçe kötüleştiğini, asbestin yarattığı insanî felaketlerin farkına varılmasına rağmen, bu acılı keşfin meslekî ve çevresel kanser salgınlarına karşı bir mücadele stratejisine dönüştürülemediğini, risklerin işverenler tarafından taşeronlara aktarılmasının her kesimden işçilerin, hem de sanayi, tarım, hizmetler, kamu sektörü çalışanlarının en korumasız kısmının fiziksel, örgütsel ve psikolojik risklerin korkunç bir birleşimine umarsızca maruz kalmalarına yol açtığını görüyorum. Böyle bir anda halk sağlığı alanında çalışan biliminsanlarının sorumluluğu ise, her anlamda uyarılarda bulunmaktır. İşte bu yüzden, bilimsel çalışmalarımla da, yurttaş hareketlerindeki çalışmalarımla da yapmaya çalıştığım, hayat, sağlık ve onur hakkı gibi temel hak savunularına katkıda bulunmaya çalışmaktan başka bir şey değildi.
 
Ayrıca tüm angajmanlarımın bir kolektif dinamik içerisinde varolduğunu ve anlam bulduğunu hatırlatmak, yalnızca şahsıma tevdi edilen bir nişanı bu yüzden de kabul edemeyeceğimi ifade etmek isterim. Her ne kadar şahsıma layık görülen bu nişanın aynı zamanda kendimi bir parçası olarak tanımladığım kolektif mobilizasyonların da tanınması anlamına geldiğini bilsem de. Meslekî hayatıma paralel olarak otuz senedir sanayi risklerinden dolayı sağlığımıza yöneltilmiş tehlikelere karşı mücadele ağlarında aktif olarak yer aldım. Bu mücadele ağları, araştırmacılar, işçiler, çiftçiler, gazeteciler, avukatlar, doktorlar ve pek çok farklı başka kesimden aktivistlerden oluşuyor… Bu ağlardaki insanların hepsi, kamu faydasının savunulması için verdiği emekten dolayı takdir edilmeyi hak ediyor: Aulney-sois-bois’da, 15 seneden beri, tüm yaşam alanını bir felakete sürüklemiş, bitişiğindeki ilkokul öğrencilerinin, işçilerin, mahalle sakinlerinin hayatına mâlolmuş olan asbest öğütme fabrikasının kurallara uygun bir şekilde yıkılması için mücadele veren mahallî dernekler kolektifi de, France Télécom’da, Renault’da veya Peugeot’da iş kaynaklı kanserlerin ve işe bağlı intiharların tanınması için mücadele eden sendikacılar da, Fransa’da asbestle üretimin dehşet veren sonuçlarını ilk kez 1970’lerde kamuoyunun bilincine çıkaran ve hâlâ kanserojenlere maruz kalan işçilerin çalışma hayatı sonrasındaki tıbbî ve hukukî haklarını savunmaya devam eden Amisol fabrikasının eski  kadın işçileri de, kimyasallara maruz kalıp mücadele veren işçiler de, nükleer sektöründe bakım ve temizlik işlerinin çoğunu yapan taşeron işçiler de, mevsimlik tarım işçileri de, kurşun kurbanı işçiler de… Teker teker hepimiz, Fransa’da ve Batı dünyasının sınırları dışında “ilerleme zayiatı” olarak gözden çıkarılan o görünmez kıtayı su yüzüne çıkarmak için zamanımızı, aklımızı ve deneyimimizi veriyoruz.
 
Beklediğimiz takdirin tam olarak ne olduğunu, sayın Bakan, şimdi sizinle paylaşmak isteriz: Yukarıda da zikrettiğim çalışma koşullarındaki sistematik kötüleşmeyi, iş kazası ve meslek hastalıklarının yarattığı dramları, asbest, tarım ilaçları, nükleer ve kimyasal atıkların doğal çevremizi nasıl göz göre göre kapana kıstırdığını görünür kılmaya çalıştığımız zaman, kamusal otoriteler tarafından ciddiye alınmak istiyoruz. Tamamıyla gündem saptırma anlamına gelen “orantılı dozajlara” dair tartışmaları bırakalım artık. Kamu politikaları, “başkalarının hayatının taammüden tehlikeye atılmasına karşı” Ceza Hukuku’nu işleme koyan bir savunma hattında oluşturulmalı. Yakınlarda bir Fransa Millet Meclisi oturumunda “daha adil, daha etkin ve daha sürdürülebilir yasalar” çıkarmak arzusunda olduğunuzu ifade ettiniz. Eşitlik, bölgesel gelişme ve yerleşim politikasından sorumlu bakan olarak, sadece inşa edilecek sosyal konutların sayısını artırmak değil, daha sağlıklı konutlar inşa edilmesini ve bugüne kadar cezasız kalmış sanayi suçlarının sorumlularının sorgulanmasını sağlama gücünüz var.
 
Bugün, kendimi parçası olarak tanımladığım yurttaş eylemlerinin öncülerinden olan Henri Pézerat ve onun adını taşıyan dernek adına, takdir edilmesini tüm kalbimle arzuladığım çağrım, gerçekten iş kazaları ve meslek hastalıklarının önlenebilmesi için, sanayi suçlarının, yarattıkları insanî bedeller ölçüsünde Fransa yargısı tarafından cezaya çarptırılmasıdır.
 
Tüm bu nedenlerden dolayı, saygıdeğer Bakan, tekrar teşekkürlerimi de ileterek, Légion d’honneur nişanının bana tevdi edilmesini reddimin kabulünü rica ediyorum. Şu anda başkanı olduğum dernek adına, size faaliyetlerimiz ve önemli sorun alanları hakkında bilgi vermek için her an hazır olduğumuzu tekrar iletmek isterim.
 
Takdir ve saygı dolu selamlarımla,
 
Annie Thébaud-Mony
 
Çeviri: Aslı Odman

Birdirbir
" /> İş cinayetleri ve Légion d’honneur’ün reddi - İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi

İş cinayetleri ve Légion d’honneur’ün reddi

EHESS / Paris ve INSERM araştırma merkezi profesörlerinden, asbest karşıtı hareket üyesi, sosyolog Annie Thébaud-Mony, 14 Temmuz’da yeni Fransa hükümeti tarafından tevdi edilen en yüksek Fransız devlet nişanı Légion d’honneur’ü reddetti. Napolyon döneminden kalma bu nişan, Fransa’da ciddi bir “elit ağına” girmenin yanısıra, pek çok maddî kazanım da sunuyor.