10 soruda Suriyeli mültecilerin geri gönderilmesi - Ercüment Akdeniz

1) ‘DÜZENSİZ GÖÇ’ÜN KAYNAĞI NEDİR?

Göçmen ya da mülteci olmak bir suç değil, uluslararası hukuktan doğan evrensel bir haktır. Hükümet sözcüleri, son dönemde yapılan operasyonları “düzensiz göç” ile mücadele olarak açıklıyor. Oysa gerçek başka. Çünkü Suriye savaşının üzerinden 8 yıl geçti ve Türkiye’ye sığınan insanlara hâlâ “mülteci statüsü” verilmedi! Statü gaspı “düzensiz göç”ün asıl nedenidir. Çünkü Türkiye statü hakkını kabul etse mülteciler uluslararası koruma altına alınacaktı. Güvenli yaşamaları ve çalışmaları için alt yapı sağlanacaktı. Bunlar yapılmadan “Şu kadar göçmen yakaladık” şeklindeki beyanlar mültecileri suçluymuş gibi gösterir, son derece sakıncalıdır.

2) MESELE GÜVENLİKÇİ ANLAYIŞLA ÇÖZÜLEBİLİR Mİ?

Göç ve mültecilik; içinde ekonomik, hukuksal, sosyolojik ve psikolojik boyutları olan çok yönlü bir olgudur. AKP iktidarı 8 yılda sorunu son derece karmaşık hale getirdi. Dolayısıyla operasyonel yöntemler çözüm getirmez. Tersine mültecilerde korku ve travmayı büyütür, yerleşik toplumda da ‘mülteciler suçluymuş’ algısı oluşturur. Ayrıca Göç İdaresi Genel Müdürlüğü İçişleri Bakanlığına bağlıdır ve İçişleri meseleyi ‘güvenlik’ penceresinden ele alır. Oysa Türkiye’nin bir Göç Bakanlığı bile yoktur.

3) KİMLİK DENETİMİ, KAYIT DIŞI ÇALIŞMANIN SAPTANMASI YANLIŞ MI?

Kimliksiz göçmen ve mülteciler elbette denetlenebilir. Kayıt dışı çalıştırma da denetlenmeli. Ama kimliği olmayan ya da kaçak çalıştırılan mülteciler zorla il dışına ya da sınır dışına gönderilemez. Dil dahi bilmeyen, hukuki destekten yoksun insanlar ‘rıza’ imzasıyla gönderilemez. Bu uluslararası sözleşmelere aykırıdır. Tersine, bu durumda olan mülteciler koruma altına alınmalı, hukuki destek sağlanmalı. Açlıkla yüz yüze kalan mülteciler zorunlu olarak büyük kentlere geldiler. Sorunun ekonomik alt yapısı, güvenli çalışma mevzuatı olmadan yapılacak geri göndermeler, aileleri açlığın kucağına iter. Devlet, çalışma izni başvuru hakkını patronlardan almalı, doğrudan mültecilere tanımalıdır.

4) SURİYE, GERİ DÖNÜŞLER İÇİN GÜVENLİ Mİ?

Suriye iç savaşı belirli oranda sönümlenmiş görünse de gerilim ve çatışma potansiyeli yüzünden ülke hâlâ mültecilerin geri dönüşleri için güvenli değil. Bu bakımdan şekli ne olursa olsun küresel güçlerin himayesinde ilan edilen “güvenli bölgeler” henüz mülteciler için güvenli sayılamaz. Temel insan haklarının birinci şartı can güvenliğidir. Dolayısıyla zor kullanarak ya da mültecilerden “imza” alarak Suriye’ye toplu geri göndermelerin yapılması insan haklarına ve hukuka aykırıdır.

5) GERİ GÖNDERMEDE ISRAR EDİLİRSE NE OLUR?

Böylesi bir baskı Suriye’ye geri dönüşlerden ziyade Avrupa’ya göçü kamçılar. Mülteciler daha ölümcül rotalara yönelir ve denizde, sınır boylarında daha çok can kaybı yaşanır. Ayrıca büyük şehirlerde illegal yaşam başlar, gettolaşma tırmanır. Suç şebekelerine gün doğar. Mülteci işçiler atölyelere kapanır, günlerce güneş yüzü bile göremez hale gelirler.

 

6) İŞSİZLİK SONA ERER, KİRALAR UCUZLAR MI?

Ekonomik krizin sorumlusu Suriyeli mülteciler değil, bu krizden zenginlik sağlayanlardır. Yani hem yerli hem mülteci işçileri aynı tezgahta sömürenlerdir. İşsizlik, hayat pahalılığı ve ev kiralarının yüksek olmasını mültecilerle açıklayan medya ve siyasetçiler halka yalan söylemektedir. Çünkü il dışına gönderilen mültecilerin boş bıraktıkları işlerde; yerli işçiler daha iyi ücretle çalışamayacaktır. Suriyelilerden boşalan gecekondular, bodrum katlar yoksul vatandaşa daha ucuza kiraya verilmeyecektir. Kapitalizm, emekçileri en dip koşullarda yarıştıran bir sistemdir ve mültecinin yerini yerli emekçinin alması bu durumu değiştirmez.

7) YAŞANANLARIN TEK SORUMLUSU TÜRKİYE Mİ?

Elbette değil. Çünkü 4 milyon mülteciyi Türkiye’ye hapseden ‘Geri Kabul Anlaşması’nın altında Avrupa Birliği’nin (AB) de imzası var. AB’nin geri göndermelere sessiz kalması manidar. Birleşmiş Milletler de (BM) yaşananlarda pay sahibi. Çünkü BM Mülteciler Yüksek Komiserliği bütün yetkiyi Göç İdaresi Genel Müdürlüğüne bırakıp Türkiye’deki sorumluluklarından çekildi. Yani kendi hazırladığı 1951 Sözleşmesini deldi. Dolayısıyla mültecilerin evrensel hakları ayaklar altına atılmış oldu.

8) SİYASİ GERİLİM VARSA MÜLTECİLER KOZ OLAMAZ MI?

Geri gönderme ile sonuçlanan son uygulamalar; AB ile mülteci pazarlığı, Akdeniz’de doğalgaz krizi, İdlib gerilimi gibi politik gelişmelerden bağımsız değil. Ama her ne olursa olsun; savaş, çatışma ve emperyal hakimiyet kavgasında mülteciler bir koz olarak kullanılamaz. Böylesi fırsatçı bir politika işçilerin, emekçilerin destek verebilecekleri bir politika olamaz. Ne başka devletlerin ne de Türkiye’nin böylesi bir koz savaşına girmesini emekçiler benimseyemez. İç politikaya gelince... AKP’nin “oy kaybetmesi” ya da kimi muhalif partilerin “oy devşirme” kaygısı geri göndermelerin gerekçesi yapılamaz.

9) SURİYELİLER NE ZAMAN GERİ DÖNER?

Ülkesine dönmek isteyen mülteci nüfus hiç de az değil. Türkiye’ye sıkışıp kalmış olma hali, ekonomik krizin etkileri ve yükselen yabancı düşmanlığı bu eğilimi daha da güçlendirdi. Fakat Suriye’ye barış geldiğinde, ülkede çöken alt yapı inşa edildiğinde bu mümkün olabilir. Süreç yıllar alabilir. Bu gerçeği görmeyen her aceleci ve dayatmacı tutum yeni hak ihlalleri, yeni travmalar getirir. Kaldı ki, barış ve demokrasi mücadelesi bütün bölge halkları gibi Türkiye halkının da omuzlarındadır. Öte yandan Türkiye’de doğan mülteci sayısının 400 bine ulaştığı düşünüldüğünde, her koşulda dönmeyecek kalıcı bir nüfusun olduğunu da öngörmek gerekir. Dolayısıyla sadece geri dönüşe odaklanmak yerine bir arada yaşama odaklanmak gerekir.

10) PEKİ ÇÖZÜM NEDİR, NE YAPILMALI?

Geri gönderme uygulamasına acilen son verilmelidir. Türkiye, 1951 Cenevre Sözleşmesi'ne koyduğu çekinceyi kaldırmalıdır, acilen “mülteci statüsü”nü tanımalıdır. AB ile imzalanan Geri Kabul Anlaşmasını askıya almak yetmez, sözleşme koşulsuz iptal edilmelidir. Böylece Türkiye bu devasa sorun karşısında BM ve AB’yi de sorumlu kılacak bir kanal açmış olacaktır. Ülke, kendi içinde mültecilerle “bir arada yaşam”ı inşa etmelidir. Bu elbette çift taraflı yönü olan bir uyum sürecini gerektirir. Yani ‘entegrasyon’ sadece göçle gelenlerin değil yerleşik toplumun da içine dahil edilmesi gereken bir süreçtir. Ayrıca nefret söylemi suç sayılmalı, kardeşlik öne çıkarılmalıdır. Emekçiler dil, din, ırk ayrımını bir kenara iterek mülteci işçilerle enternasyonal birlikte kucaklaşmalı; rekabete ve sömürüye karşı hak ve özgürlüklerini birlikte geliştirmelidir.

Evrensel