“Türkiye’de İşçinin Yaşam Hakkı Yok”

Öncelikle elinizdeki son iş cinayetleri verilerini bizimle paylaşabilir misiniz? Bu verilere göre iş cinayetlerinin yoğun olarak yaşandığı işkolları neler?

2019 yılının ilk üç ayında en az 392 işçi yaşamını yitirdi. Son iki yılla karşılaştırdığımızda iş cinayetleri aynı düzeyde sürüyor. İnşaat, tarım ve taşımacılık işkolları en çok ölümün yaşandığı işkolları. Yine ezilme/göçük, yüksekten düşme, trafik/servis kazası ve kalp krizleri ölümlerin ilk dört nedeni. Kış olmasına rağmen çocuk işçi ölümleri sürüyor. Yine göçmen/mülteci işçi ölümlerinde bu yıl artış gözüküyor. Ölümler batıda büyükşehirlerde yoğunlaşıyor.

Bu röportajı Dünya İşçi Sağlığı ve Güvenliği Günü nedeniyle gerçekleştiriyoruz. Siz işçi sağlığı ve güvenliği hakkında neler düşünüyorsunuz? Türkiye’de işçilerin yaşam hakkı korunuyor mu?

Türkiye’de işçinin yaşam hakkı yok. Zira işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri bir maliyet olarak görülüyor. Üç kuruş için canlar gidiyor. Var olan yasalara dahi uyulmuyor. 6331 sayılı İSG Yasası’nda yer alan birçok madde kağıt üzerinde kalıyor, denetimler yapılmıyor. Tabi işçi sağlığı ve iş güvenliğinin en temel kıstası işçilerin örgütlenmesi. Ancak en başta grev yasakları olmak üzere birçok sorun var. Sendikalaşan işçiler işten atılıyor ya da işveren istediği sendikanın işyerinde örgütlenmesini istiyor. Oysa en iyi iş güvenliği örgütlülüktür.

Biraz da dünya pratiklerini sormak istiyorum. İşçi sağlığı ve güvenliği konusunda dünya ve Türkiye’yi karşılaştırmanızı istesem bize nasıl bir tablo çizersiniz?

Dünya ile Türkiye’yi karşılaştırmak zor. Zira sermaye uluslararası. Almanya’da iş güvenliği önlemleri bize göre daha iyi diyebilirsiniz ama Türkiye ekonomisinde Alman şirketleri ve payını görmezden gelemezsiniz. Bu anlamda dünya pratikleri ile karşılaştırırken bağımlı ülkelerle kıyas yapmak daha doğru. Brezilya, Güney Kore, Pakistan, Mısır, Meksika ve Tayland gibi. Açıkçası ülkelerdeki sorunlar birbirine benziyor ayırt edici husus işçilerin örgütlülüğü ve direnci.

İş cinayetlerinin belirli iş kollarında yoğunlaşmasını neye bağlıyorsunuz?

Türkiye’de iş cinayetleri emek yoğun işkollarında ve ekonomiyi dinamize eden sektörlerde oluyor. İnşaat, tarım ve nakliye. Dikkat ederseniz bu işkollarında sendikalaşma oranı çok düşüktür, kayıtdışı çalışma ve her türlü kuralsızlığa rastlamanız mümkün. Bu da iş cinayetlerine neden oluyor.

İSİG iş cinayetlerinin önlenmesi için ne öneriyor?

İSİG mücadelesinin bir acil talep listesi var:

* Ölen işçilerin yüzde 98’i sendika üyesi değildir. Yani sendikasız çalışmak ölüm demektir. İş cinayetlerinin önlenmesi, sağlıklı ve güvenli çalışmanın ön koşulu işçi katılımıdır. İşçiler ancak sendikalaşarak bunu sağlayabilir. Ülkemizde sendikaya üye olan işçiler işten atılıyor, sermaye işyerlerinde sendika istemiyor ya da istediği sendikayı getiriyor. Devlet daha ileri giderek sendikaların yapacağı basın açıklamalarını, toplantıları ve grevleri yani toplu pazarlık hakkını yasaklıyor. Bu noktada işyeri İSİG kurulları, çalışan temsilciliği ve genel olarak sendikal örgütlenme üzerindeki baskılar sona erdirilmelidir. Grev yasaklarına son verilmelidir.

* İşyerlerinde işçilere keyfi bir biçimde iş tanımı dışında işler yaptırılıyor. Çalışma saatleri günde 10-12 saate ulaşıyor. Mesai ücretleri, izin hakları vb. verilmiyor. Özellikle taşeron işçiler bu koşullarda çalışırken şimdi taşerona rahmet okutacak kiralık işçilik gibi kölelik uygulamaları getiriliyor. Özelde veya kamuda tüm taşeronlaştırma ve kiralık işçilik uygulamalarına son verilmelidir.

* İş cinayetlerinin sorumlusu patronlar, bürokratlar ve siyasiler yargılanmıyor. Yargılananlar ise çoğunlukla günah keçisi haline getirilen iş güvenliği uzmanlarıdır. Yine mahkemeler iş cinayetlerini cezalandırmıyor, failleri ’24 taksitli para cezası vererek serbest bırakıyor’. İş cinayetlerinin sorumlusu patronlar, bürokratlar ve siyasiler yargılanmalıdır.

* ILO ve WHO verilerine göre 1 ‘iş kazası sonucu ölüm’ karşılığında yaklaşık 6 ‘meslek hastalığı sonucu ölüm’ olmaktadır. Ancak SGK verilerine göre her yıl ortalama 500 civarı işçi meslek hastalığına yakalanmakta ve neredeyse hiç bir işçi de ölmemektedir. Meslek hastalıklarının gizlenmesinden vazgeçilmeli ve bu noktada sağlık örgütlerimizin yürütücülüğünde tespit eden/önleyen bir yaklaşım hayata geçirilmelidir.

* Çalışma yaşamının denetiminde görev yapan iş müfettişlerinin siyasi iktidara olan bağımlılığının önüne geçilerek, ‘İş Teftiş Kurulu’nun yönetiminde emek örgütlerinin ağırlığı olacak şekilde sosyal taraflardan oluşan bağımsız bir üst kurul haline gelmesi sağlanmalıdır.

* Emeğin korunmasının temellerinden ikisini iş güvencesi ve insanca yaşayacak bir ücret oluşturur. Asgari ücret insanca yaşanabilir bir seviyeye yükseltilmeli, işten atmalara son verilmeli ve işsizlik önlenmelidir.

* İşçilerin sağlıklı yaşamak ve can güvenliklerini sağlamak için ulaşım, barınma ve beslenme hakları vazgeçilmezdir. İşçi servisleri uygun araçlardan oluşmalı, işçilere kalacak lojman sağlanmalı ve gıda zehirlenmelerini önlenmelidir. Yine toplu taşıma, konut ve gıda fiyatları konusunda adımlar atılmalıdır.

* Her yıl 60-70 çocuk çalışırken yaşamını yitirmektedir. 2018 yılı ‘çocuk işçilikle mücadele yılı’ ilan edilmesine rağmen 67 çocuk işçi can vermiştir. Bu noktada özellikle sanayinin ucuz emek gücü ihtiyacını karşılayan 4+4+4 eğitim sistemine son verilmeli ve çocuk işçilik yasaklanmalıdır.

* Ülkemizde küçük yaşlarda çalışma hayatı başlamakta ve neredeyse ömür boyu sürmektedir. Emekçilerin belli bir çalışma yılından sonra emekli olma hakları vardır ve bu da çalıştıkları mesleğe ve cinsiyetlerine göre belirlenmelidir. Emekliliğin yaşa takılmasına ve kademeli olarak 65 yaş olarak belirlenmesine yani mezarda emekliliğe son verilmelidir…

* Kadın emeği; tarımda, sanayide, hizmet sektöründe ve evde görünmez hale getirildi. Oysa her yıl 120-130 kadın çalışırken yaşamını yitiriyor. Kadını temel alan bir işçi sağlığı anlayışı tanımlanmalıdır…

* Ülkemizde milyonlarca mülteci/göçmen işçi bulunmaktadır. Temel düzenlemelerden mahrum bırakılan mülteci/göçmen işçilerin çalışma, sağlık, barınma, ücret vb. güvenceleri sağlanmalıdır. Türkiyeli işçilerle mülteci/göçmen işçileri karşı karşıya getiren ücret ve çalışma politikalarından vazgeçilmelidir. Yine bu noktada bölge ülkelerini savaşın içine sürükleyen politikalardan uzak durulmalıdır.

Eda Narin / Sivil Sayfalar