Kadınların güzelleştiren direnişi - Mustafa Mesut Tekik

Cargill, Flormar ve 3. Havalimanı emekçilerinin haksızlıklara, sermayenin iktidardan aldığı güçle yürüttüğü dizginsiz saldırılara direnişle yanıt verme iradesi, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından yürürlüğe giren OHAL koşullarının belirlediği psikososyal zeminde gelişti. Tek tip düşünmenin, tek tip siyasal tercihin, tek mezhebin, tek dilin dayatıldığı; aksi bir davranışın, “vatana ihanet” ithamıyla lince maruz kaldığı bir dönemde bu mütevazı ama içten İşçi Direnişleri, umudun bile katledilmek istendiği bir zamanın, kimilerince “ayrıkotu” addedilen ışık meşaleleri olarak bilinçlerin ve gönüllerin kayıtlarına geçti.

Bir örgütlenme macerası
Flormar… Hisselerinin yüzde yetmişlik bölümünün Fransız Yves-Rocher kozmetik “devine” ait olduğu biliniyor. Diğer hisseler de “yerli” sermayeye ait ve Gebze Organize Sanayii Sitesi’nde çoğunluğu kadın, 350 işçinin çalıştığı bir fabrika… Bu işyerindeki işçi yapısı, burayı “küçük Türkiye” diye nitelememize imkân veriyor. Yurdun her yerinden, her etnik aidiyetten ve mezhepten, siyasal düşünceden ve sosyal katmandan insan var. İşçi sağlığı ve iş güvenliği kurallarına riayetsizlikten tutalım da diğer ağır çalışma koşullarına kadar “kuralsız” çalışmanın her biçiminin kural haline getirildiği, asgari ücret civarında bir ücrete “talim etmenin” lütuf olarak sunulduğu, üstelik kadın emeğine ve istihdamına özel önem verdiğini uluslararası düzlemde beyan etmesine rağmen bu kutsal emeği ziyadesiyle sömürmekten hiç kaçınmayan bir “kozmetik devi”…

Bu “emek cücesi” çakma dev bünyesinde çalışan insanlar, 2018 yılı başında sendikamızın Gebze Şube yönetimiyle görüşerek, ağır ve kuralsız çalışma biçimini, yaşadıkları maddi- manevi sömürüyü daha fazla kabul edemeyeceklerini belirtip örgütlenmek istediklerini ve sendikamıza üye olarak sınıfın örgütlü birer neferi olmak istediklerini vurgularlar. Gebze Şubemiz de bu iradeyi onur addedip örgütlenme çalışmalarına bizleri de haberdar ederek, öncü işçi arkadaşların katılımıyla başlar. Çoğunluk sağlanır ve yetki/tespit için sendikamız başvurusunu yapar. Bu süreçten önce işveren, “olan bitenden” haberdar olur ve 12 öncü işçiyi işten atar, böylelikle işçinin, “provokatör” sendikacıların arkasından yürümeyi bırakıp korkacağını ve bu örgütlenme “macerasından” vazgeçeceğini düşünür. Ama yanlış hesap bir kez daha döner Bağdat’tan ve İşçi daha da bilenir, üyelikler artar, çoğunluk sağlanır ve sendikanın yaptığı yetki başvurusuna, her zaman yapıldığı üzere işveren itiraz eder. Böylelikle örgütlenme sürecinin yargıya intikalini, bu “sürünceme” sürecini baskı, tehdit, şantaj, işten çıkarma süreci olarak kullanıp örgütlenme iradesini bir şekilde dağıtmayı kurgular bir kez daha. Ve yiğit kadın işçiler başta olmak üzere onlarca İşçi işten atılır. Öfkenin bilediği İşçi gerçekliği, Gebze Şubemizin tüm yönetim ve temsilci kadrosunun desteği ve biz sendika genel merkezinin “onay” ve “katkı” sözünü de alarak 2018 yılı Mayıs ayında direniş kararı alır böylelikle.

Flormar’da direniş başlıyor
Direniş kararının alındığı tarihte işten atılan işçi sayısı 60 kadardır. Fabrika önünde, daha önce örgütlenme/eylem deneyimi olmayan, “ideolojik/politik düşünce dünyasına uzak” kadınlı-erkekli bir grup eylemci işçi, Gebze Petrol-İş Şubesi’nin öncülüğünde şarkılar, türküler çığırarak, bazen de “utangaç edalarla” sloganlar atmaya, fabrikada “henüz işten atılmamış” arkadaşlarını bir şekilde eyleme katmaya çalışırlar. Bu arkadaşların, sınıfsal reflekslerle ve engin ideolojik özlemlerle hareket eden, “sınıf kardeşlerini” her anlamda sahiplenen aydınlardan, sosyalistlerden, “ötekilerden” haberleri yoktur henüz. O günlerde sayın Cumhurbaşkanının “biz OHAL’i İşçi grevlerini ertelemek için kullanıyoruz” lafına şaşırmakla birlikte “art niyetli” bir anlam yüklememişlerdi.

Günler geçiyor, eylemci işçiler, özellikle de erkek egemen zihniyetin tek temsilcisi olduğu toplumsal gerçekliğin, “evden işe işten eve, yemek yapmak ve çocuk büyütmekle ayrıca mükellef kaldığı” kadın işçiler; gülüşleriyle, tavırlarıyla, kimi zaman da güzelim başörtüleriyle o bilmedikleri sınıf kardeşlerinin dikkatini çekmeye, henüz susturulma imkanı bulunmamış “küffar ve bölücü” basının ve emekçilerinin haberlerine “konu olmaya”; “Kürtlerin hain partisi” diye belletilmeye çalışılan siyasi yapılardan tutalım, “dinsiz, imansız, maneviyatsız” diye acımasızca yaftalanan komünistlere, ulusalcı-milliyetçi gruplardan Kadın Kurtuluş İdeolojisinin yılmaz militanlarına/feministlere, öğrenci gruplarına, komşu fabrikalardaki İşçi kardeşlere, sendikalara, Avrupa’daki Türkiye’den göçmek zorunda kalmış devrimcilere, oradaki kadın örgütlerine kadar herkes bu eylem alanını ziyaret etmeye; aşını, tenceresini, moralini ve inancını ve öfkesini ve düşlerini paylaşmaya başlamışlardı. Bu sahiplenme, bu içten dayanışma, kapitalist sistemin propaganda aygıtı tarafından formüle edilen “zamanın ruhu” adlı alçakça kişiliksizliğe elbette ki aykırı ve dahi ayrıksı geliyordu. Mümkünse doğmadan ölmesi, bu mümkün değilse de “üç gün türkü çığırır, halay çeker, iki slogan atar ve dağılırlar” diye “müsaade edilen” eylem alanı, bu içten bu inançlı ve son yılların tümünün toplamından adeta intikam almak isteyen her onurlu insanın ziyaretgahı haline gelip yavaştan yavaştan “direnişe, direniş alanına”, eylemci işçi arkadaşlar da “direnişçi işçi” payesine kavuşmaya başlamıştı. Tüm bunlar sermayenin koruyucusu ve kollayıcısı AKP iktidarının hoşnutsuz talimatlarına, mülki idare üzerinden direniş alanının kuşatılmasına, direnişe dair maddi ve moral her enstrümanın “müsaderesine” ve giderek de bir izolasyona vesile olmuş; kolluk gücü, direnişçilerin ısınma, barınma, demokratik protesto gerçekleştirme gibi tüm meşru ve yasal haklarına sınırlama getirmek istemişti.

Birileri bilmeden ve istemeden “çeliğe su veriyordu” aslında. O mazbut, “kendi halinde” yaşayan kadın-erkek İşçi gerçekliği, giderek hayatı, emek ve “patron” arasındaki ilişkiyi; dayanışmacı herkesin politik aidiyetini sorgulamaya, merak etmeye, anlamaya çalışmaya başlamış, bilince çıkardığı kimi sonuçlarla birlikte, önceliklerinin, tüketim alışkanlıklarının ve bazı tercihlerinin değiştiğini, kendinde anlamlandırmaya çalıştığı bir “dönüşüme” uğradığını hissetmeye başlamıştı. Günler günleri, mevsimler mevsimleri kovalıyor; haksızlığa itiraz eden işçilikten, yurt ve dünya sathında direnişçi İşçi kimliğine kavuşanlar, yılmaz pratikleriyle, Yves-Rocher adlı kimya tekelinin maskesini, “Flormar Değil Direniş Güzelleştirir” diye formüle etmiş, Türkiye’nin birçok yerinde kadınlı erkekli binlerce işçinin umudu, eylem ve mücadele azmi bağlamında öğretici öncü gücü olmuşlardı.

Sayıları az olmakla birlikte, Kadın İşçi Direnişi denebilecek bu kutlu/şanlı direniş ve mücadele alanı, yarattığı ulusal ve uluslararası etkileri değerlendiren iktidar ve sermaye örgütleri tarafından, tam da bir 8 Mart öncesi, duyulduğu anda hepimizi afallatan bir operasyonla karşılaştı. Direniş alanının, bir uyanış ve dönüşüm Agora’sını andırmasına “daha fazla” tahammül edemeyen AKP İktidarı, işverene verdiği kesin ve radikal bir talimatla “bedeli ne olursa olsun, ki o bedel de ekonomik idi, bu direnişin bitirilmesi gerektiğini” buyurdu. Bu “âli buyruğun” gereği, sermaye tarafından hemencecik yerine getirildi. İşten “suçlu” ve tazminatsız atılan, “bağımsız-tarafsız” yargının vereceği kararı beklemek durumunda olan ve 10 aydır yoksunluklar, yoksulluklar içinde sendikamızın, şubelerimizin katkıları ve dayanışmaları cihan değer kamuoyunun destekleriyle ayakta kalmaya çalışan işçilere, “yargı kararı beklenmeksizin ve en üst limitten -kıdem ve ihbar tazminatları, 12 maaş sendikal tazminat, 4 maaş boşta geçen süre ederi, suçlu işten çıkarma hükmü kaldırılarak işsizlik fonundan maksimum 10 ay maaş alma hakkı- tüm hakları ödenmek suretiyle” direnişin bitirilmesi önerisiyle gelindi. Yapılan uzun değerlendirmeler ve tartışmalardan sonra teklifin kabulü ve mücadelenin hukuksal mecrada sürdürülmesine dair karar alındı.

Alınan bu karar, tartışma sürecinde direnişin devamından veya sonlandırılmasından yana görüş belirten her insanın ruhunda, duygu dünyasında aynı sonuçların doğmasına yol açtı.

Flormar’da önümüzdeki süreç
297 gün süren bu şanlı Kadın İşçi Direnişi, zaferle değil salt kazanımla sonuçlanmışsa, bunun ilk sorumlusu biz Genel Merkez Yöneticileriyiz elbette. Petrol-İş Sendikası Genel Merkezi, tüm olanakları ve unsurlarıyla Gebze Şubemize ve Direnişçi arkadaşlara, direnişin başından sonuna dek maddi, moral, lojistik destek sunmaya; ulusal ve uluslararası düzlemde kamuoyu oluşturmaya, girişimler yapmaya ve ana işveren Yves-Rocher üzerinde baskı oluşturulmasını sağlamaya, Türkiye İşçi Sınıfı nezdinde Direnişin muzaffer kılınmasına, her politik ve sosyal yapının başat gündemi olmasına yönelik çalışmaları koordine etmeye çalışmasına rağmen eksik kaldı. Genel Örgütlenme ve Eğitim Sekreteri olarak en başta ben ve Genel Merkezimizin diğer yöneticileri, kamuoyuna, dayanışmacı tüm yapılara Flormar Direnişinin yiğit kadınları başta olmak üzere tüm işçi sınıfına özeleştirimizi, işçi sınıfının şanlı bayrağını Flormar Fabrikasında göndere çekerek vereceğimizi, bunun mücadelesini her an diri tutacağımızı özellikle ifade ederiz.

297 günlük direniş süresince yurt sathında dayanışma gösteren, ziyaret eden, aşını-ekmeğini bölüşen, konserler veren, şiir okuyan, haber yapan, dua eden tüm dostlara; Cenevre, Paris, Berlin başta olmak üzere Avrupa’da müthiş bir sınıf bilinci ve inançla direnişimizi kendi direnişleri kılan dostlara binlerce kez teşekkür eder, şükranlarımızı sunarız. Gene direnişin kadınlarının ve erkeklerinin vefakâr aile efradına ve özellikle gülüşleriyle inancı mayalayan çocuklarına minnet duygularımızı ifade ederiz. 10 ay boyunca büyük bir öz disiplin ile direniş sahasını sevk ve idare eden Gebze Şubemizin tüm yapısına elbette ki teşekkür ederken, Petrol-İş Merkez Yönetimi olarak, İşçi Sınıfına ve dayanışma gösteren herkese bir kez daha Flormar özelinde örgütlenme, mücadele, demokrasi ve adalet mücadelesinin neferi olma sözünü bir kez veririz.

* Mustafa Mesut Tekik: Petrol-İş Sendikası Genel Örgütlenme ve Eğitim Sekreteri

Sendika.Org