Madenciye ağıt - Özer Akdemir

Çine ve Gökbel dağlarında yaşamını yitiren maden işçilerinin anısına...

“Anam her gün beddua ediyor ama bu dağların ne suçu var bizim oğlan?” dedi Servet. “Baksana şu güzelliğe!..”

Gösterdiği yerde fıstık çamlarıyla örtülü bir tepe vardı. Tepenin eteklerinden inceden mavi bir buğu yükseliyordu.

Çeşmenin oluğuna bir kez daha ağzını dayayıp bilek kalınlığında akan sudan kana kana içti. "Ohhh şeker gibi..." dediği su dağ çayı, çam reçinesi kokuyordu.

Bulundukları yerden çalıştıkları feldspat madeni görünmüyordu. İki üç yüz metre ilerideki dağın öte yüzündeydi şantiye.

Maden öğle paydosu verdimiydi iki arkadaş hep bu çeşmenin başına gelirler, çıkınlarını açıp, koyu gölgeli bir kestane ağacının altına sererlerdi. Kestanenin kalın gövdesine sırtlarını dayadıklarında sabahtan bu yana içlerinde tutukları sıkıntıyı derin bir 'offff' ile bırakır, bir süre doğanın seslerine öylece dalıp giderek alınlarındaki terin kurumalarını beklerlerdi.

Kestanenin dallarında her daim türlü türlü kuş olurdu. Bu kır çeşmesinin başı, dağdaki canlılar için bir şenlik alanıydı sanki.

Çineliydi ikisi de. Çocukluk arkadaşlarıydılar. Önümüzdeki yıl ‘kısmetse’ askere gideceklerdi. “Bir de aynı birliğe düştük mü bacanak, bak o zaman sen... ” diye nice hayalleri vardı Engin'in.

Engin'in annesi de madene girmesine hiç razı değildi. “Parası batsın, geçinip gideriz üç kuruşla da olsa. Çık şu madenden. Bak babanı alalı 10 yıl oldu adı batasıca. Korkuyorum oğlum sana da bir şey olunca ben ne yaparım” diye yalvarırdı.

Annesini her gün yeniden ikna ederdi bu yüzden. Hiç gocunmadan onu rahatlatabilmek için yalanları ardı ardına sıralardı; “Anacığım artık madenler çok değişti. Babamın zamanındaki gibi değil çalışma şartları. Avrupa’dan, Amerika’dan getirilen maskeleri takmadan şantiyeye bile sokmuyorlar. Babamın zamanında yoktu bu maskeler. Ondan ciğerleri hasta oldu...”

Oysa, Gökbel dağlarının uzak koyaklarında, çam ormanı yüklü tepeleri arasındaki madende kim kime dum dumaydı. Gireli bir yılı geçmiş olmasına rağmen ne doğru dürüst bir maske vermişlerdi, ne gelip iş koşullarını denetleyen bir yetkili görmüştü.

Gece gündüz oyuyorlardı dağları. Tepelerin üzerindeki çamlar boylu boyunca devriliyor, diplerindeki çayır, çimen, kurt, kuş yuvaları dağıtılıyor, toprak kazılıyor, iki arkadaş da ekskavatörleri ile madeni kamyonlara yüklüyorlardı. Bazı yerlerde kahverengi, bazı yerlerde beyaza çalan bir mavi, bazen ise gül pembe renkliydi maden.

Dağın ilk geldikleri günkü haliyle bugünü çok içini acıtırdı ikisinin de. Onlar Gökbel'e komşu Madran dağlarında büyümüşlerdi. Madran’ın buz gibi pınarların da çimmişler, Çine çayının yeşil sularında dere balığı avlamışlar, rüzgarların yareni Madran Baba türbesinin yanında uçurtma uçurmuşlardı. Birbirine komşu köylerdendi ikisi de. Çocukluktan beri tanışırlar, birlikte oynaşırlardı.

Sonra babaları madende çalışmaya başlayınca iki aile de Çine’ye göçtü. Bu sefer Çine de komşu oldular.

Başı dumanlı, göğsü çimenli Madran’ı bırakıp gelmeleri kolay olmamıştı ama rençperlik de karın doyuruyordu artık. Çine’ye yakın maden tesislerinde iş bulduktan sonra sıcak bir yaz gününde geride kalan anılara, dağların hüzünlü sessizliğine veda edip ovanın yolunu tutmuşlardı.

Babasının ciğerlerinden hasta olduğunu öğrendiğinde küçük bir çocuktu Engin. Annesinin gecelerce neden ağladığını, her gün her gün niye hastaneye gidip geldiklerini, babasının işten çıkarılmasından sonra harçlığının neden yarıya düşürüldüğünü çocuk yüreğiyle anlamaya çalışıyordu. Neşeli, kırmızı yanaklı, pos bıyıklı babasının gün be gün sararıp solmasını izledi çocuk yüreğiyle.

Servet'in babasının ciğerleri de lekeli çıktı bir süre sonra. O da tazminatı eline verilip işten çıkarıldı. Hala ciğerlerinin yarısı olmadan yaşam mücadelesi veriyor bir zamanlar 'Madran pehlivanı' denilen adam!.. En küçük soğuk algınlığında günlerce hastane odalarında nefes almak için cihaza bağlı yaşıyor.

Engin'in babası ise iki yıl direnebildi hastalığa. Köye tekrar dönmeleri, Madran’ın tertemiz havasından umar beklemeleri de işe yaramadı. Daha kırk yaşına gelmeden bir mum gibi sevdiklerinin gözleri önünde eriyerek son nefesini verdi.

Babalarını işten çıkardıklarında evlerine gelip 'merak etmeyin biz yanınızdayız' demişti maden şirketi. Sonradan anladılar ki bu işçilerin dava açmaması için hep yaptıkları birşeymiş. Zaten bir daha da şirketten arayıp soran olmadı kendilerini. Öğrendiler ki Çine’de böyle yüzlerce işçi aynı şekilde madenlerde hastalanıp işten çıkarılıyor, kaderlerine terk ediliyorlardı. Madenlere ciğerlerini bırakan yüzlerce işçiye mezar olmuştu Çine ovası.

Yetim büyüdü Engin. Çocukluğa erken veda etti. Delikanlılığa adım atar atmaz da çalışmaya başladı. Toprağın karın doyurmadığına aklı erdiği günden sonra anasının tüm itirazlarına rağmen babası gibi madenin kapısında aldı soluğu. Aç kalmak, başkasının eline bakmak ölümden daha beterdi onun için.

Yaşlı kestane ağacının altındaki öğle yemeği molası bittiğinde kalktılar. Gözleri fıstıkçamı bezeli tepelerde kaldı. Hafifçe esen dağ kekiği kokulu yeli, çeşmedeki su sesini ve kuşların şarkısını dinleyerek, ayaklarını sürüye sürüye, ölüme yürüdüklerini bilmeden madene doğru yürüdüler.

O tozun toprağın arasına, o cehennem çukuruna girmek, akşama kadar ter dökmek bir yana iki üç gündür sürekli tepeden düşen kayalar nedeniyle kelle koltukta çalışıyorlardı adeta. Son yağan yağmurların ardından patlatılan dinamitler dağın şimdi kocaman bir yara halindeki yüzeyinde geniş yarıklar meydana getirmişti. Kimi yumruk kadar, kimi daha irice kaya parçaları bir uçurum haline gelen dağın yamacından aşağıya, işçilerin üzerine düşmeye başlamıştı.

Maden patronu, işletme mühendislerine tehlikeye rağmen çalışmada hiçbir aksama istemediklerini iletmişlerdi. Mühendisler de homurdanan işçilere söylediler bunu. Çalışmak istemeyene kapı oradaydı!..

Dağda, yarıkların yakınındaki kayaların üzerine “Dikkat heyelan tehlikesi” yazılarak 'önlem alındı' ve çalışmalara ara verilmeden devam edildi!..

Kayalar birden düştü ocağa. Dağın tepesinden tonlarca ağırlıktaki koca kayaların aşağıya doğru uçtuğunu gördüklerinde çalıştıkları ekskavatörden atlayıp can havliyle kaçmaya çalıştılar ama artık çok geçti! Kamyon şoförü Şükrü kendisine doğru koşan iki arkadaşı gördüğünde olayı anladı. Dağ gürül gürül iniyordu aşağıya. Şoför mahallinden çıkmaya bile vakit bulamadı!

Gökbel dağını toza beleyen heyelan durulduğunda fıstık çamı yüklü tepelerden doğru ince bir yağmur çiselemeye başladı. Yağmur, üç işçiye mezar olan dağdaki tozu bir anda aşağıya indirdi. Sonra her şeyden habersiz oğullarının yolunu gözleyen anaların üzerine yağmak için yoluna devam etti...

Evrensel