Bizim İşçi B’miz: Sedat - Ercüment Akdeniz

“İşçi B’ye sordular: Patronla işçiyi ayıran şey nedir?

B cevap verdi: 3700 yıl! Çünkü bir işçinin, bir sanayi patronunun kazancına erişmesi için 3700 yıl çalışması gerekmektedir.

Kaldı ki dedi işçi B: Bu kadar ömrü yoktur işçinin...”

Sınıfdaşlarına gösterdiği yol ise şudur İşçi B’nin:

“Güzel günler gelmez bize, biz güzel günlere yürümedikçe...”

***

Tıpkı Alman yazar Peter Maivald'ın İşçi B'si gibi; dobra konuşan, veciz sözleri olan bir işçi önderidir bizim Sedat.

O, tam 30 yıllık tecrübesi olan bir enerji işçisidir.

Defalarca tanık olmuşluğum vardır: Konuşma yaptığı işçilere “Örgütlenmezsek iş cinayeti gelir bizi vurur” diyendir.

Ömrü boyunca işçilere anlatmaya çalıştığı bu gerçek; onun canıyla ödediği en ağır bedel ve işçi sınıfına bıraktığı bir büyük nasihattır şimdi...

***

Yoğun bakım ünitesinin önü kalabalık...

Eşi Aynur, oğulları Sinan (evde küçük Taylan), dostları, akrabaları, BEDAŞ'tan işçi arkadaşları, yoldaşları; herkes bir “mucize” beklemekte.

Ama akan her saniye, devrini tamamlayan her dakika, her saat, gün ve gecede Sedat, bir mucize yazmaktaydı zaten.

Kapitalizm, 34 bin 500 kilo voltluk çatal dilli bir yılan!

Ve yüksek gerilime kapılan her babayiğit, (doktorları da şaşırtarak üstelik) ölüme üç gün üç gece direnemezdi.

***

Aslında önlenemez hiçbir iş kazası, hiçbir iş cinayeti yoktur. Bütün sorun, patronların, işçi sağlığı ve iş güvenliği söz konusu olduğunda maliyet hesabına kaçmalarından kaynaklanmaktadır. Sedat’ın başına gelen şey de bir kaza ya da kader değil, düpedüz iş cinayetidir.

***

Sedat’ın yüksek gerilime kapıldığı günün gecesinde...

Bu kez Ankara Siteler'de, Suriyeli 5 işçi can verdi. İş cinayetlerinde sınıf kardeşi, kan kardeşi olan işçilerin hikayesidir elbette yazılan. Ve eğer orada bir merdiven olsaydı, işçiler canından olmayacaktı.

Sahi, bir merdivenin maliyeti kaç işçi canı ederdi bay patron!

Sedat’ı kaybettiğimiz gecenin gününde ise; alevler bu kez Bayrampaşa’da bir tekstil atölyesini sardı. Sadece çalışmak değil ama, izbe atölyelerde yaşamak zorunda kalan biri çocuk 3 Bitlisli işçi hayata gözlerini kapadı.

İş cinayetleri, büyüyen bir çığ gibi memleketin üzerine yuvarlanmaktaydı; ses çıkarmadığımız sürece en yakınımızdakileri vuracak olan.

***

Hastane bahçesinde ilk gece, Sedat’ın kayınbabası (can yoldaşı) Avni amca bana şunu söylemişti:

“Hani demiş ya Nazım: Hoşgeldin bebek, yaşama sırası sende. Senin yolunu bekliyor işsizlik açlık falan, tren kazası, otobüs kazası, uçak kazası, iş kazası, yer depremi, sel baskını, kuraklık falan... diye. Sedat’ım da bu gerçeğin, bu düzenin bilincindeydi zaten.”

Avni amcanın bu sözleri bir kabulleniş beyanı değil, bir mücadele çağrısıydı. Yoğun bakım ünitesinin önünde kucaklaşan insanların birbirlerini teskin etmek üzere sıklıkla söyledikleri “Yapacak bir şey yok” sözüne itirazdı.

Önlenmesi gayet mümkün olan iş kazalarına, iş cinayetlerine karşı insanların yapabilecekleri çok şey vardı çünkü. Tıpkı Soma ve Ermenek'te hayatını kaybeden madenci ailelerinin adalet çığlığını yere düşürmemeleri gibi. Tıpkı havalimanında çalışan inşaat işçilerinin bütün baskılara rağmen kölelik koşullarında çalışmaya boyun eğmemeleri gibi.

Ve hastanede son gece...

Yine ozanın dediği gibi: Akarsuyun sesi dindi... Gölgeler gölgelendi... Renkler silindi...

Ve son kalp atışı vurduğunda İşçi Sedat'ın, geride bıraktığı miras dilden dile aktarılmaya başlandı:

“Dünyanın bütün işçileri birleşin, iş cinayetlerine karşı mücadeleyi yükseltin!”

Evrensel