Kriz ve başkanlık rejimi koşullarında işçi sağlığı mücadelesi – Murat Çakır

İşçi sağlığı mücadelesi; işe geliş-gidiş, çalışma süreci ve ev yaşamı olmak üzere kapsayıcı bir içeriğe sahiptir. Çünkü işyerindeki istihdam biçimi, çalışma saatleri, işçi sağlığı önlemleri, örgütlülük, alınan maaş, ulaşım, barınma, beslenme vb. işçilerin fiziksel ve ruhsal sağlığını belirleyen unsurlar olmaktadır.

Bu noktada işçi sağlığı mücadelesinin güncel mücadele programında ‘kriz ve işçi sağlığı’ konusu bulunuyor. Ancak tek başına ‘ekonomik kriz’ demek yeterli değildir. Çünkü güvencesizliği bugünün proleter çalışma ve yaşam disiplini haline getiren AKP’nin iktidar yılları boyunca iş cinayetlerinde 22 bin işçi yaşamını yitirdi. OHAL/KHK rejimi ile birlikte güvencesiz, esnek ve kuralsız çalışma koşulları daha da ağırlaştı ve yaygınlaştı. Bu durum 24 Haziran sonrası Başkanlık rejiminin resmen başlamasıyla daha da ağırlaşarak sürüyor.

İşçinin hak mücadelesi engellenince
Son üç yıl içinde kurumsallaşan Başkanlık rejimi ve uygulamaları işçi sağlığı alanına da yansıdı. En görünen sonuç iş cinayetlerinin yüzde 10-15 artış göstererek yılda 2000 işçi ölümüne ulaşmasıdır. Burada inşaat ve tarım merkezli ölümler artarak devam etmektedir. Diğer yandan sanayideki ölümlerde yaşanan oransal artışlar dikkat çekicidir. Madende yüzde 5-10, enerjide yüzde 50-60 ve metalde yüzde 80-100 oranında iş cinayetlerinde artış söz konusudur.

Yani geleneksel olarak toplu sözleşme yapan görece korunaklı işçi sınıfı bileşeni olan sanayi işçilerinin örgütlülükleri geriletilip tamamen etkisizleştirildi. Bunun temel nedeni grev yasakları, KHK’ler, işsizlik tehditleri sonucu sendikalı işçilerin daha evvel kullandıkları haklarını kullanamaz hale getirilmesidir. İşçiler artık “şu makine güvenli değil çalışmayacağım” ya da temsilcileri kurullarda “çalışma koşullarında şu değişiklikler yapılmalı” diyemez hale geldi.

Buna bir de işçi sağlığı mücadelesine yapılan direkt saldırıları da eklemek lazım. 3. Havalimanı’nda işçi sağlığı talepleriyle direnişe geçen binlerce işçinin koğuşları basıldı, dayağa maruz kaldılar, günlerce gözaltında kalıp birbirlerinden tecrit edilerek tutuklandılar. Böyle bir uygulama rejimin zayıf karnı olan işçi sağlığı mücadelesinin kitleselleşmesine karşı gösterdiği refleksi ortaya koyması açısından önemlidir.

Krizin etkileri

Bu hususları belirttikten sonra süreç içinde büyüyen ekonomik krizin işçi sağlığına etkisi ne oluyor/olacak? sorusunu sorabiliriz.

  • Hep belirttiğimiz bir konu işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin maliyet kalemi olarak görülmesidir. Bu teknik önlemler bir fabrikanın alanının genişletilmesi gibi ciddi maliyetler olabileceği gibi eldiven, kontrol kalemi, neon lamba gibi düşük maliyetli kişisel koruyucular da olabilir. Zaten ciddi maliyet getiren önlemler ancak örgütlü mücadele verilirse alınmaktadır. Ancak kriz koşullarında basit önlemlerin de tamamen rafa kaldırılması muhtemel. Zaten bunun adımlarını özellikle enerji, metal ve kimya sektörlerinde rastlamaktayız. Bu durum genel anlamda iş cinayetlerinin artması demektir. (Dünya deneyimlerine bakarak, ekonomik daralma sonucu işçi ölümlerinin azalması beklenmemelidir. Ekonomik krizi rejimdeki kurumsallaşmadan ayrı değerlendiremeyiz.)
  • Maaşları geç alma ya da alamama, işsizlik, kredi kartı ve konut taksiti borcu, mobbing vb. stres ve kaygıyı artırıyor. Bu durum tersinden de yaşanıyor. Maden işçilerinden mevsimlik tarım işçilerine kadar işçilerin başında “hadi hadi” diyen dayıbaşı/taşeron sistemi ve işten atmalarla birlikte aşırı-yoğun-fazla çalışma ‘üç işçinin yapacağı işi bir işçinin yapması’ sonucu da stres ve kaygı artıyor. Aşırı alkol ve madde kullanımı yaygınlaşıyor. Yüksek tansiyon ve damar sertleşmesi sonucu kalp krizi/beyin kanaması, depresyonlar sonucu işçi intiharları artıyor.

İş cinayetinde ölen çocukların sayısında büyük artış

  • İşçi sınıfının bileşeni olan farklı nüfus gruplarının çalışma koşullarındaki güvencesizlik daha da artabilir ve daha yoğun ölümler yaşanabilir. Şimdiden mücadele yılı denilen 2018, en çok çocuk işçinin iş cinayetlerinde öldüğü yıl olmuş durumda. Mülteci çocuk işçi ölüm oranı tüm göçmen işçilerin ölümünün 3-4 katına, iş cinayetlerinde ölen kız çocuklarının oranı ise genel iş cinayeti verilerindeki kadın işçi oranının iki katına ulaşmış durumda… Eril çalışma ortamı ve eril baskı işçi sağlığı alanını, kadın işçiler açısından daha da can yakıcı hale getirdi. Kadın istihdamı merdiven altı alanlarda yoğunlaştırıldı… Tarlada 10 TL fabrikada 30 TL’ye çalışan göçmen emeği patronların iştahını kabartıyor. Göçmenler hep en sağlıksız koşullarda çalışıyorlar… Her gün emekli olduğu halde çalışan, emeklilik yaşını beklediği için çalışmak zorunda kalan ve emekli olma hakkını sigortasız çalıştığı ya da sigortası düzenli yatırılmadığı için kazanamayan işçiler ölüyorlar...
  • Gıda, kira, elektrik-su-doğalgaz vb. fiyatlarındaki artışlar; beslenme, barınma, ısınma, ulaşım, sağlık, eğitim, giyim, temizlik, kültürel ihtiyaçları ile birlikte işçilerin ve ailelerinin sağlığını direkt etkiliyor. Bu noktada gerek devletin resmi kurumlarının açıkladığı sayılar, gerekse sendika ve siyasi partilerin açıkladığı sayılarla ortaya çıkan açlık ve yoksulluk sınırları; mevcut asgari ücret göz önüne alındığında, yaşanan adaletsizliğin ve sefaletin boyutunun büyüklüğünün göstergesidir. Yine köyden gelen gıda yardımları yetmez hale geldi, borçlanarak ya da ek işte çalışarak yaşamanın sınırına gelindi, sosyal güvenlik sistemi tamamen çöktü.

Suriyeli işçilere yönelen öfke

  • Türkiyeli işçilerin Suriye/Suriyeliler konusunu tartışmasının temelinde ücretlerin düşürülmesi ve hakların gaspı politikaları bulunuyor. Örneğin sosyalist ülkelerin çözülüşü ile birlikte birkaç bin Romen işçinin ülkemize gelmesi özellikle Trakya’da birçok gerilimi doğurmuştu. Hatta bir sendika şube başkanının “Romen işçileri dövün” dediği basına yansımıştı. Ancak bu göçle kıyaslanamayan bir kitleselliğe sahip olan Suriyeli göçmen işçilerin varlığı (bu yıl da yoğun bir Afgan göçü yaşandı) emek hareketi açısından ülke çapında bir tartışmayı beraberinde getirdi. Ücretlerin düşürülmesi ve genel olarak güvencesizleştirme politikalarının önemli bir sebebi olarak Suriyeli/Afgan işçiler görülüyor. Bu noktada ekonomik krizin nedeni olarak başta Suriyeliler olmak üzere Afgan, Iraklı, Özbek vb. göçmen işçilere dönük olarak sınıf içinde şiddet hareketleri özellikle Anadolu’nun sanayi şehirlerinde görülebilir.
    (Üç ek yapmak gerekiyor. Birincisi, Suriyeli göçünün bir tartışma konusu da toplumsal alanda yaşanıyor. Her hırsızlık, tecavüz ve şiddet olayında Suriyeliler sorumlu tutulur ve hedef gösterilir hale geldi. İkincisi, Türkiyeli işçiler içinde de Kürt işçilere dönük şiddet politik gelişmelere bağlı olarak yine gözükebilir. Üçüncüsü bu tartışmadan bağımsız olarak işyerlerinde ya da toplumun genelinde sorunların çözümünde şiddet gözle görülebilir bir biçimde arttı.)

Bu noktada biz ne yapmalıyız? Baskı ve sömürü rejimi derinleşirken ‘asgaride yaşayanlar ordusu’ da günden güne büyüyor. Doğal olarak işçi direnişleri ve dayanışma birliktelikleri de çoğalıyor. Birçok alanda işçiler her zorluğa karşı aylardır geri adım atmayıp direnişlerini sürdürürken “geçinemiyoruz” diyen işçiler ise vinç tepelerinde, Meclis çatılarında ücretleri, işleri, aşları için seslerini yükseltiyor. Evet, ancak direnerek örgütlenebiliriz. Devrimci işçiler de bu süreci “açık faşizme karşı direniş” perspektifi ile ele alıp sınıf savaşımının güncel biçimi olarak örgütleyebilirse kazanmak için önemli bir adım atabiliriz…

Sendika.Org