Birleşik mücadeleyi örgütleyemediğimiz sürece faşizmin zindanlarında tanışmaktan kurtulamayacağız - Mustafa Mesut Tetik

Türkiye, kuruluşundan bu yana en ağır siyasal-ekonomik bunalımını yaşıyor. Tespitten ziyade, genel kabul gören ve olguya dönüşmüş bir durum…

Dış siyasetin slaloma dönüştüğü, içte de yandaşlar dışındaki herkesin düşman addedildiği bir sosyopolitik zemin…

Türkiye tarihinin en kapsamlı özelleştirmeleri, en büyük taşeronlaştırma harekâtları, devlet aygıtını böylelikle şirkete dönüştürme programı ve en nihayetinde içte ve dışta süren çatışma, savaş…

16 yıllık AKP İktidarının en yalın ve mütevazı icmalidir yukarıdaki cümleler. Bu iktidar, kendini muktedir hissedene dek, toplumun ve “aydınların” bir kesimini liberalize etme başarısı göstermiş, “ceberut devleti” temsil eden kimi kurum ve yapılara böylelikle tavır alınmasını sağlamış, kurumsallaştığını ve tüm aygıta nüfuz ettiğini anladığı anda da aslına rücu etmiştir.

Toplumun geneliyle, “dış dünyayla” ,Thomas More’un ‘Utopia’sına rahmet okutan hegemonik hülyalarla Türkiye’yi büyük bir yoksunluğun, borcun, bağımlılığın merkezi haline getiren bu iktidarın en büyük “başarısı” , yaşanan gerçekliğe tepki vermeyen, adeta felç geçiren hatırı sayılır bir insan topluluğuna sahip olmasıdır demek abartı veya olumlama sayılmamalıdır.

Ekonomi dibe vurmuş, işsizlik salgın bir niteliğe bürünmüş, intiharlar, yozlaşma ve benzeri dramatik durumlar bile bu hükümeti sarsmaya yetmemiştir. Kürt orijinli muhalefet dinamikleri, tutuklama gibi yöntemlerle tasfiye edilmeye çalışılmış, dahası bu politik programın yaptığı muhalefet kriminalize edilerek geniş kitleler nezdinde umut olmasının önü alınmaya çalışılmıştır.

Diğer “muhalif” yapıların AKP’ye “kafa tutacak” mecallerinin ve niyetlerinin olmadığı, içine girdikleri kısır iç çekişmelerden belli olmakla birlikte, kendimizi de mensubu gördüğümüz demokratik kitle örgütleri ve diğer sivil yapılar da Halklaşamamanın-toplumsallaşamamanın doğurduğu handikaplardan ötürü, umut saçan yapılar olamamışlardır.

Hasılı, ekonomik, psikolojik, toplumsal dejenerasyon, yoksunluk ve bununla birlikte yoksulluk menşeli bir arayış içindeyken, bireysel tepkiler (intiharlar, banka-işyeri yakmalar, kişisel tepkiler) gelişmiştir. Bu durum, ezilenlerin, ötekileştirilmişlerin, g örülmeyenlerin, ciddi bir öncülük arayışı içinde olduğunu da ayan beyan ortaya koymuştur. Türkiye sendikal hareketi, muhalif partiler, DKÖ’ler birleşik ve toplumsallaşmış bir red -itiraz hattı öremedikçe, hak arayan, bunun uğruna bilincini ve varlığını ortaya koyan kişi ve kurumlar açık hedef haline gelmiştir.

3.Havalimanı emekçilerinin ve esasen diğer inşaat emekçilerinin aylardır yürüttüğü “köle değiliz” arayışı, birilerinin “hayat-memat” meselesi haline getirdiği 3.HL inşaatında isyana dönüşünce iktidar ve zor aygıtı devreye girmekte gecikmedi.

Her hak arama mücadelesini, her itirazı “Vatan-millet-Sakarya” klişesiyle terörize etme başarısı gösteren, her meşru direnişi “Dış güçlerin maşası” paranoyasıyla bertaraf etmeye çalışan AKP iktidarı, 3.HL inşaatındaki vahşi sömürüyü geniş kitlelere duyuran, kamuoyu vicdanında yer edinen ve ülkedeki tüm ezilenlere ışık saçan, bu son derece meşru haklı eylemin sözcülerini, öncülerini dinleme, anlama yolunu aklına bile getirmeyip zindanlara atma yolunu seçti. Bu arkadaşlardan biri de DİSK’e bağlı Dev-Yapı-İş Sendikası’nın emekçi Genel Başkanı Sayın Özgür Karabulut… Adıyla müsemma bir arkadaş olan Özgür Başkan’ın hedef seçilmesindeki en büyük etmen, bürokratik sendikalist tarzı reddedip, emeği-mütevazılığı ve direnmeyi esas alan bir çizgiyi özümsemiş olması ve bunun pratisyenliğini yapmasıydı. Cargill, Flormar,3.HL direnişleri birilerini ürkütmüş, “doğal olarak” kimi “hedeflerin” acilen tasfiye edilmesi gibi bir “zorunlulukları” doğmuştu egemenlerin. Özgür Karabulut Başkan ve diğer inşaat emekçileri tamamen bu bağlamda, “ibret-i alem” olsun diye tutuklandılar.

Özgür Başkan, mahkemede -ifadede vahşi sömürü koşulları altında onurlarına katık yaptıkları ekmeklerini kazanmaya çalışan bu insanların yürekli sözcülüğünü yapmayı sürdürmüş ve İşçi Sınıfının onurunu bir kez daha göndere çekmiştir.

Bizler, Türkiye’deki tüm sendikacılar, DKÖ yöneticileri tavır ve tutum almalı, Sn Özgür Karabulut’un savunduğu değerleri savunduğumuzu, ifadesinin hepimizin beyanları olduğunu ( kendi adıma şimdiden imza atıyorum ) eylem ve etkinliklerle-açıklamalarla kamuoyuyla paylaşmak durumundayız. Yarım saat içinde çalakalem yazmak zorunda bulunduğum bu yazıyı, yüreğimin imbiğinden geçerek sizlere ulaşan dost kelamı addedin lütfen.

Sonsöz kabilinden; bizler, yani dışlananlar, örselenenler, işten atılanlar, kimliği, dili, mezhebi inkar edilenler, şiddet gören kadınlar, doğası katledilen köylüler omuz omuza aynı sloganları haykırmayıp aynı tavrı koymadığımız sürece faşizmin zindanlarında tanışmaktan kurtulamayacağız. Yaşasın Halkların Kardeşliği, Yaşasın ezilen sömürülen İşçilerin mücadele birliği!

* Petrol -İş Sendikası Genel Örgütlenme ve Eğitim Sekreteri

Gazete Fersude