Erbay Yucak: Havalimanı işçileri olağan taleplerini ifade etti

76 aydır süren Adalet ve Vicdan Nöbeti, iş cinayetlerinde yakınlarını kaybeden ailelerin, her ayın ilk pazarı bir ritüelmiş gibi Galatasaray Lisesi önünde buluşmasından ibaret değil elbette. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi; her ay kaç işçinin öldüğünü takip etmeye çalışıyor. Örneğin ağustos ayında 180 işçi hayatını kaybetmiş. Güne vurunca 5-8 işçi demek bu. Mekanik dil tercihi zorunlu. Konunun vahameti buradan anlaşılabilir. Bu yüzden öncelikle “iş kazaları” değil, “iş cinayetleri” demekte fayda var.

Söze ihtiyaç duymadan, pek de kalabalık olmayan Vicdan ve Adalet Nöbeti’nin temsili yalnızlığının neye karşılık geldiğini idrak etmek zor değil. Toplumsal meselelerde katı bir yalnızlık hali var.. Nedeninin, niçininin yanıtları uzun olur belki ama çözmeye çalışmakta ısrar etmek de gerekiyor. Bu işin bir sırrı varsa eğer…

Vicdan ve Adalet Nöbeti nasıl ve neden başladı? Bu kadar zaman geçmesine rağmen daha yaygın, etkin desteğin oluşmaması niye? Bugüne kadar yaşadıkları tecrübeler neler? Nokta nokta sesleri duyulmaya başlayan işçiler için, “sınıfsal bir dip dalga” yorumu yapılabilir mi? Tüm bu soruları Adalet Arayan İşçi Aileleri ve 1 Umut Derneği’nin gönüllü hukukçularından, Erbay Yucak’la konuştuk…

Üçüncü havalimanında çalışan işçilerin eylemleri ve diğer işyerlerindeki ardı ardına gelen işçi eylemleriyle, “bir işçi hareketi başlayabilir mi” sorusu yöneltiliyor. Buna, bir olasılıktan daha çok muhalif kesimin temennisi mi demeliyiz yoksa? Sizin yorumunuz ne?

Hüsnükuruntu. İşçiler niye direnir? Çok bilen, durmadan yazı yazan, söz söyleyen insanlar ne anlam yükler? Peki onun gerçekliği ne? Bunlar kendine ait hem politik hem teorik hem etik problemleri olan şeyler. İşçiler bir hak arama sürecindeki olağan beklenti ve taleplerini ifade ettiler. Bu çerçeveyi aşan anlamlandırma çabalarının gereksiz olduğu fikrindeyim. Nitekim, ses veren inşaat işkolunun işçileri… Geçicilik ve güvencesizlik bu sektörün de karakteri. Bu işçiler, iş tasfiye edilirken, güçlü bir şekilde bir arada durmazsa hak kaybına uğrayacağını zaten deneyimlemiş. Daha önce, metal işkolunda da üstelik daha yaygın ve daha uzun süreli işçi eylemleri yaşandı. Ancak gördük ki, yaşanan süreç, üzerine söylenen aşkın sözleri hükümsüz kıldı. Bu nedenle anlamı, bu tür değerlendirmelerde bulunanların sözlerinde değil, işçilerin kendi hallerinde, yaşadığı gerçeklikte aramak gerek. Ezilenin ve yok sayılanın gününe, geleceğine, hayatına sahip çıkmak gayreti, hangi düzeyde kalmış olursa olsun, saygıyı da sahiplenilmeyi de sonuna kadar hak eder. Ancak, heyecanı yüksek anlamlandırma gayretlerine de gerek yok.

‘İLK KEZ 2008’DE TAKSİM MEYDANI’NDA NÖBET TUTULDU’

Uzun yıllardır Adalet Arayan İşçi Aileleri’nin adalet mücadelelerine, adalet arayışlarına destek vermeye çalışan gönüllülerdensiniz. Eylül ayında 76. Vicdan ve Adalet nöbetine ‘güvenlik gerekçesiyle’ izin verilmedi. Vicdan ve Adalet Nöbeti, nasıl ve neden başladı ?

Adalet arayan işçi aileleri, 2008’de gerçekleşen ve 20’si işçi olmak üzere 21 kişinin hayatını kaybettiği 113 kişinin de yaralandığı Davutpaşa patlamasının ardından 38 hafta süreyle Taksim Meydanı’nda nöbet tuttu. O tarihte Vicdan ve Adalet nöbetleri henüz başlamamıştı. Davutpaşalı aileler suçluların tamamının yargılanmasını ve adalet beklentilerinin karşılanmasını talep ettiler. O zaman da aynı yalnızlık hissi yaşandı. Buna rağmen, yeni iş cinayetleri ile ölenlerin aileleri, adalet arayışlarının kamuoyunda bilinirliğini artırabilmek ve iş cinayeti gerçeğini anlatabilmek için her ayın ilk pazarı Vicdan ve Adalet Nöbeti tutmaya başladı. Bu gayretin bunca zaman sürmesinin bir nedeni inatla adalete kavuşma, diğer nedeni de yeni iş cinayetleri olmasın, işçiler sağlıklı ve güvenli koşullarda çalışsın isteğidir.

‘İŞVEREN BÜTÜN AĞLARI TETİKLER…’

‘O zaman da aynı yalnızlık hissi yaşandı’ dediniz. Bu kadar zaman geçmesine rağmen daha yaygın, etkin desteğin oluşmaması sizce niye?

Pür politik pozisyonlardan türeyen davalar dışındakilerin yetim hali, her vicdan sahibinin dert etmesi gereken bir araz. Fakat… İşçi ölümü ile sonuçlanan bir hadisede soruşturma ve yargılama süreçleri etkin takip edilmeden, kamu düzenine ait bir ihmalin gerçekleşmiş olduğu fikri ve hissinin, mahkemelerde, basında, işçilerin kendisinde, sendikalarda, siyasi partilerde, yöneticilerde oluşmasını beklemek beyhudedir. Zira ölen, zaten gözden çıkarılmış olan, sessizce gömülmesi gerekendir. Bir iş cinayeti gerçekleştiği zaman iş verenden tut, o aileye ulaşabilecek bütün siyasal sosyal ağlar devreye girer. İşveren bütün ağları tetikler, kontrolü altına almaya çalışır. Niye? Şikayet yapmasın, tazminatını almasın, geri çekilsin… Ve tabi çeşitli vaatlerde bulunur. Silkeleyici bir soruşturma süreci olmadığı için bu süreci böyle yönetmeye çalışır. Hiç bunun aksi bir örmek görmedim. Solcusu, sağcısıyla. Yani aileye gidip, bu cesareti verip, onu öyle kuşatan. Aileye kimin inandığı meselesidir, aileye ne dendiği meselesidir. Bu detayları açığa çıkarmadan konuşmak, meseleyi siyaset sosyolojisinde kullanmak üzere garnitür haline getirir.

Tüm bunlara rağmen, 10 yılı aşkın bir zamandır mücadele eden Adalet Arayan İşçi Aileleri, Davutpaşa patlamasında, Ostim-İvedik patlamalarında, Esenyurt Marmarapark AVM inşaatında, Kozlu’da, Van-Bayram Otel’de, Özel Doğa Hastanesi’nde, Arka Sıradakiler dizi setinde, BEDAŞ’ta, Soma’da, AKFEN-Güllük’te, Gemlik Gübre’de kaybettiklerini sessizce gömüp, uzaklaşmak istemeyenlerdir. İş cinayetleri diye bir gerçeği bu aileler kamuoyuna öğretti. Sendikacısı da bundan öğrendi, emekçiden yanayım diyen partisi de bundan öğrendi. Günde 5-8 insan ne demek? Adalet arayan işçi aileleri kendi adalet mücadelelerini sürdürürken “iş cinayetleri” gerçeğini de kamuoyuna duyurdular. Bu o kadar zor mu olmalıydı? Hadi diyelim, yalnız bırakılıyor işçi aileleri. O zaman iş cinayetlerini durdurmak için başka şeyler yapmamız gerekli.

‘MESELENİN SAHİCİLİKLE YÜRÜTÜLMESİ GEREKİYOR’

Mesela başka neler yapılabilir?

Öncelikle konuyu sadeleştirerek konuşmak lazım. Aksi takdirde garnitür olur demekle kastım bu. Birincisi, ailelerin takip ettiği bütün iş cinayetleri ceza davalarının takip edilmesi ve sahip çıkılması gerekiyor. İkincisi, sendikalar kendi sektörleriyle ilgili işçi sağlığı ve güvenliği tedbirlerini kavga konusu ettiği bir sürece girmelidir. Üçüncüsü işçiler ve sendikalar kendi varoluşları nedeniyle bu meselelerin esas sahiplenicileri olmalı. Niye? Çünkü buna ait insan istihdam edebilme ve örgütlenebilme güçleri var.

Böyle olduğunda davaların mahkeme süreci de değişir. Soruşturma yürüten savcının ya da yargılama yapan mahkemenin keyfiyetle davranma şansı kalmaz. Dördüncüsü, bu davalarda bilirkişilerin tutumları tayin edici oluyor. Bilirkişilik müessesinin kamuoyunda iğdiş olduğu, aşındığı söylenir ama ısrarcı olmak gerekir. O zaman başka bir ahlaki vicdani ve toplumsal baskıyı temin edecek süreçler oluşturmak lazım. Bu da neyle olur? O meslek disiplininden odaların, uzmanların ayrıca bir çalışma raporu ortaya koyması lazım. Bir iş kazasının oluş nedenleri konusunda mahkemenin ve soruşturma savcılığının dışında rapor düzenleyeceksin. Bunlar olursa işveren bakımından pabuç pahalı olur. Sahicilikle yürütülmesi gereken süreçler… Toplumdaki saflaşmanın üstüne çıkarak bunu üstlenmek gerekir. Siyasal, etnik, mezhepsel saflaşmaları atmak gerekir.

Böyle bir gerçeklik olsa da yargılama sürecinde koruyup kollanan firma sahipleri, şirket yöneticileri var. Soma’da olduğu gibi…

Olabilir. Bunlar sürpriz değil ki. Bu türden memleket gerçekleri var ve beklenmedik değil. Biz buna alışacak mıyız? Mesele bu gerçeği aşılmaz sayıp hakkı aramaktan vazgeçip geçmeyeceğimiz. Bu analizde doğru taraflar olabilir ama bu düşünce hareketsiz kalma riskini doğurur. Ortada bir hukuk ve mevzuat varsa, bu ortadan kaldırılmadığı müddetçe buna uyulması gerektiğinin kavgasını vermek düşer bize. Üstelik bu sadece bugüne ait bir sorun da değil. Yapan ve sürdüren öznenin tarihi olacaksa, kendi etkinliğiyle yüzleşmesiyle olacaktır bu. Bu kadar da ampirik bir meseledir. İSİG Meclisi (İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi) her gün 3 işçi ile 8 işçinin hayatını kaybettiği, akut “iş kazaları” gerçeğini, üstelik sadece ulusal basına yansıyan haberlere dayanarak raporluyor. Basına yansımayanlar ve de zamana yayılmış iş cinayeti diyeceğimiz meslek hastalığına bağlı ölümler bu sayıya dahil değil. Yine bu tabloda sakat kalma ve maluliyetler de yok. Yani bu ölçüdeki bir acı gerçeğin önlenmesi, işçilerin hak mücadelelerinin öncelikli ve önemli bir başlığı olmak zorunda.

‘HAK ARAMAK ÖRGÜTSEL KAPASİTEYİ ARTIRMA ARACI HALİNE GELİYOR’

Hak aramayı nasıl görmek gerekiyor?

Hak aramayı; muktediri, toplumu ve devleti demokratikleştirecek bir süreç olarak görülmesi lazım. Hak aramayı desteklediğini söyleyen kurumların dahi devletle kurduğu yanlış bir ilişki biçimi var. Yani sadece muktedir olana ait bir problem değil, muhalif olana da ait problemler var. Hak aramak, onun örgütsel kapasitesini artırma aracı haline geliyor. Düz, sadeliğiyle hak mücadelesi olarak bakmıyor. Hükümet eden muktedirlerin yıllardır toplumun hak arama süreçlerine bakışı belli. Yani muktedir olanla muhalif olanın tarzı birbirine benziyor.

‘EMEKÇİNİN KADERCİLİĞİ AK PARTİ İLE BAŞLAMADI’

İş cinayetlerinde sıkça zikredilen bir şey var. İşçilerin çoğunun AKP’li seçmen olduklarının altı tekrar tekrar çiziliyor. Hak ihlali söz konusu olsa dahi birlikte yol alınabilir mi?

Mesela ben AKP demem. AK Parti derim. Niye? Bir parti kendisine öyle diyorsa, öyledir. Ben onun kulağını kıvırınca şekil mi değişecek. Ne kendi beyanı ile “AK” olur, ne benim reddetmemle “KARA”… Sadece sizin için söylemiyorum. Genelleşmiş bu yaklaşıma itirazımı anlatmak istedim. Söz konusu olan bir emekçi hayatının gerçeğidir ve emekçi kendini nereden tarif ederse etsin bu gerçek hep aynı şekilde vuku bulur. Emekçinin kimden olduğunun hesabı yapılmamalıdır. Ortada hayat hakkının ihlali var mıdır? Vardır. İşçiden geriye kalanların selameti iddiasıyla da olsa işveren lehine mahalle baskısı var mıdır? Vardır. Ama bunlar zaten partisiz gerçekler. “İşi uzatma, al paranı devam et hayatına” deniliyor. Dolayısıyla geride kalanlar kendi hayatına düşenlere bakıyor. Bu rasyonalizasyondur ve yıllardır olan da budur. Bu böyle olmasaydı, adalet arayan işçi aileleri gibi, onlarca topluluğun onlarca mücadele sürdürüyor olması gerekmez miydi? Demek ki buradan fikirler ve sonuçlar çıkarmamak lazım; bunlarla gerçeği konuşmuş olmuyoruz. Hatta tersi örnekler var. Kimi davaları AK Parti seçmeni takip etmiştir, memleket sorunlarına muhalif olduğu düşünülen aile ise takip etmeden çekilmiştir. Ne diyeceğiz şimdi? Bu tamamen hak arama kültürüne uzak ya da yakın durmak meselesi. Bu acıları kaderden saymak, saymamak meselesi. Emekçinin kaderciliği AK Parti ile başlamış ve onunla bitecek bir mesele değil ki.

‘SAYFALARCA YAZI YAZMAYA TONLARCA BEYANATTA BULUNMAYA GEREK YOK’

Geçmişi uzun bir mesele. Konu üzerine yazan, kafa yoran; adına “aydın” diyebileceklerimizle emekçi nasıl bir araya gelebilir?

Derdi sahiplenen, dert sahibine kendi gider. Gitmiyorsa kibirdendir. Derdi olanla öyle bir kibirle ilişki kurmayacaksın. Bunun sırrı bu. Buna dair sayfalarca yazı yazmaya, tonlarca beyanatlar bulunmaya gerek yok ki… Bir de memleketin emekçisi memleketin aydınına hangi mucizesi sebebiyle gitsin? Sadece söyledikleri ise o kadar cümleyle seni kimse dinlemez. İşe yarar olacaksın. Haklar ve çelişkiler, modern politikanın temelidir. Hayatın içinde hayatı anlar ve kendi varoluşumuz içinde anlamlandırırız. Yok sayılanların varlık mücadelesinin samimiyetle ya parçası oluruz ya da olmayız. Bu bir araya geliş meselesi benim açımdan bu kadar sade. Sosyal bir şifacılık yok hayatta. Hayatın sırrını çözmek bir keramet işidir ve hali ortaya çıkarır. Entelektüel, aydın gibi kavramlar bu hakkı vermiyor. Hayat bambaşka bir şey.

‘NE OLUR, NE YAPILABİLİR SORUSUNUN KONSANTRE BİR YANITI YOK’

Ekonomik kriz devam ederse, işçi hareketleri nereye gider? Bire bir ekonomik krizle burun buruna gelenler yaşamak için nasıl bir yöntem geliştirecek sizce?

On senedir kriz analizi yapılıyor bu memlekette. Kriz, söz ettiğiniz anlamı ile efektif bir ekonomik terim olarak terminolojide yerini alalı uzun zaman oluyor. Bu literatür katkı kaldırmayacak kadar şişti artık. Bundan dört yıl önceki gibi bir şey yaşanmıyor. Ne olur, ne yapılabilir sorusunun konsantre bir yanıtı zaten yok. Bu zaten toplum sosyolojisine dipten aykırı bir şey. İnsanlar o hayatların içindeyse, ihtiyaç olan cevabı saikleriyle beraber verirler. Sen o hayatın içinde ne kadar varsan, çare bulman da o kadar etkili olur. Diğeri siyaset düzeyinde ne yapılacağıdır. O da zaten iki protestodur, üç-beş paneldir. Bunun özeti de bu kadardır zaten. “Ekonomik krizle burun buruna gelmek…” Memleketin emekçilerinin krizle burun buruna gelmesi iyimser bir tarif. Benim bildiğim krizin tam da göbeğinde duran emekçinin, giderek yetkinleşen tevekküllerle krize mukavemet etmekte olduğu. Yani o yöntem zaten var ve hücrelere işlemiş durumda. Sarsmaya hücreden başlayacak bir itiraz ise; sabır, sebat, sadakat ve samimiyetle oluşacaktır.

Madem bu noktaya gelinmiş. Tecrübeleri de öğrenmek gerekiyor. Aileler ve gönüllülerin adalet mücadeleleri süreçlerinde çıkarttıkları sonuçlar neler?

Ailelerin mücadele tecrübeleri; öncelikle, iş cinayeti olgusunun çok yönlülüğüne ve herkese iş yükleyen haline işaret ediyor. Çünkü her ölümden geriye doğru yürüdüğümüzde, cinayetin organize şekilde işlendiği gerçeği ile karşılaşırız. Diğer yanda ölen işçi ve kalan ailesi tek başınadır. Bu her defasında tecrübe edilen bir şey. Başta sendikalar ve tüm diğer emekçilerin derdiyle dertlendiği iddiasındakiler, ailelerin adalet arayışlarını ve iş cinayetlerinin durdurulması yönündeki gayretlerini, daha etkili ve programlarına dahil olmuş pratiklerle ve tabii ki acilen sahiplenmelidir. Vicdan ve Adalet Nöbeti’ne iştirak edilmesi, sahiplenilmesi gerekiyor. Az önce söylediğim gibi iş cinayetleri sonrası iş veren, aileyi kuşatır. Bu yüzden; sendika, meslek odası, baro ve siyasi partilerin her iş cinayetinin ceza davası sürecine öncelik vermesi, hayatını kaybeden işçilerin ailelerinin yanında müdahil olarak katılmak üzere başvuruda bulunmaları ve yargılama sürecini takip etmeleri gerekiyor.

Filiz Gazi / Gazete Duvar