Sabiha Gökçen’den 3. Havalimanı’na… – Bahadır Altan

Sabiha Gökçen Havalimanı’nın açılış tarihi yaklaştıkça işler yine bugünkü gibi sıkışmış, yetiştirme aceleciliği iki işçinin katline sebep olmuştu. Terminal binasının çatısında, emniyet tedbirleri alınmadan çalıştırılan işçiler, çok yüksekten düşerek iş cinayetiyle yaşamlarını yitirmişti. Olayın ardından işçilerin isimlerine dahi ulaşılamamıştı. Bu cinayet basında isimsiz, sadece küçücük bir haber olarak çıkmış, toplumdan sır gibi saklanmıştı. Aileler üç beş tazminatla susturulup dava dahi açılmadan olay kapatılmıştı. Bugün dahi, kimdiler, nereliydiler bilen yok!

O zaman haftalık yazılar yazdığım havacılık sitesi “Airkule’de” bu konuya dikkat çekmiş, aileleri dava açmaya ‘Bir Umut Avukatları’yla temas etmeye çağırarak telefonlarını iletmiştim. Bu da işçilerin isimlerinin terminallere verilmesi önerim de kuşkusuz dikkate alınmadı. Doğal olarak kısa bir süre sonra yapılan görkemli açılışta, daha zeminde kanı kurumamış işçilerin ne isimleri, ne emeklerinden söz eden olmadı.

Dahası, açılıştan çok sonra başında “SABİHA GÖKÇEN’İN REKOR İNŞAAT SÜRESİ KİTAP OLDU” başlıklı haberlere rastladık! “18 ay gibi rekor bir sürede tamamlanan yeni terminal binası ve eklerinin inşasını gösteren birbirinden çarpıcı 300’e yakın fotoğraf bir kitapta toplandı!”

Bu “özel” kitabın tanıtımı için Holding Yönetim Kurulu Başkanı Nihat Özdemir ve Limak Yatırım Yönetim Kurulu Başkanı Ebru Özdemir ev sahipliğinde bir gece düzenlendi. Limak Yatırım Yönetim Kurulu Başkanı Ebru Özdemir, “Havalimanının inşaatı, küresel finansal kriz sürecinin tüm belirsizliğinin en üst düzeyde olduğu döneme denk geldi. Böyle bir konjonktürde, rekor denebilecek bir zamanda bu denli büyük çaplı bir altyapı işini üstlenmek ve bitirebilmek, bizler için daima büyük bir gurur ve mutluluk kaynağı olmuştur. Yapılan işlerin nasıl hayata geçtiğini ve hangi aşamalardan geçilerek uygulandığının hatırlanması ve gelecek kuşaklara aktarılması bizim için önemli bir sorumluluktu, bu kitap böyle bir amaçla oluşturuldu” diyordu! Keşke rekor bir zamanda bitirmek yerine bir ay geç bitse ama o işçiler hayatta, aileleriyle birlikte olsalardı diyen yok tabii. Patronlar yaptıklarıyla övünürken öldürdükleri işçilerin adından dahi bahsetmiyor!

AKP ustalık döneminin başlarındaki bu cinayetten 10 yıl sonra, tek adam iktidarının 3. Havalimanı şantiyelerinde iş cinayeti sayısı resmi rakamlarla 37’yi aşmış durumda. Yabancı ve kayıt dışı çalıştırılanlar hesaba katıldığında işçi ölümlerinin yüzü aştığı ifade ediliyor. Dile nasıl da kolay geliyor bakar mısınız: “Yüz değil sadece 37 işçi öldü” diyebiliyorlar. Abartılacak bir şey yok yani “Sadece 37 işçi!” ne varmış bunda? Son 5 yılda 1745 iş cinayetinden sabıkalı AKP iktidarı için 37 işçi nedir ki!

Kamuoyundan özenle saklanarak seçilen yer, yetersiz zemin ve çevre etkilenme etüdleri ile alelacele başlanan inşaat, tam bir kıyım makinasına dönüşmüş durumda. İşçileri taşıyan servislerin son kazasında 17 işçi yaralanınca da bardak taştı. İşçilerin isyanıyla bu güne kadar defalarca dile getirilen basit talepler somutlaştı. 15 maddelik listede yemeklerden böcek çıkması, yatakhanelerin tahtakurularına karşı ilaçlanması, servislerin eski ölümünden kaynaklanan kazalar, geciken, 6 aya varan alacakların ödenmesi gibi son derece basit talepler çalışma koşulları hakkında fikir veriyor.

İşe gidip gelirken olan kazalarda yaşamını yitirenlerin, yaralananların haddi hesabı yok. Kayıtlarının bile düzgün tutulduğu kuşkulu. İşçilerin taleplerini görenler bu kadar basit, karşılanması son derece basit olan, ama bir türlü yerine getirilmeyen taleplerle isyan mı olur diye düşünebilir tabi. İktidar da bunu kullanıyor ve “provokatörlerden” söz edebiliyor. Çalışma koşulları, havuz medyasının naklettiği yalanlarda olduğu gibi “iyi” olsa hangi provokatör bu işçileri ayaklandırabilir ki? Yattıkları yerden yemeklere, servislerden ücretlere kadar havaalanı şantiyesinin esir çalıştırılan ortaçağ madenlerine benzediği çok açık.

“Taşları bağlıyler itleri salirler” fıkrasındaki gibi devlet, köleliği hak belleyen patronların değil, koşullara isyan eden, arkadaşlarının yaralanmasını, ölmesini protesto eden, aylardır ödenmeyen ücretlerini isteyen işçilerin peşine düştü hemen. İşçilerin kaldığı konteynırların kapılarını kırarak içeri giren polis ve jandarma, yüzlerce işçiyi darp ederek gözaltına aldı. Haberi alır almaz şantiyeye giden HDP milletvekilleri de içeri alınmayınca manzara tamamlandı: Havaalanı şantiyesi bir esir kampıydı artık…

Sendikaların bu hukuksuzluğu protesto etmek için Kadıköy’de yapacakları basın açıklaması daha başlamadan yapılan gözaltılarla engellendi. İşkenceyle gözaltına alınan gençler yerlerde sürüklenirken sessiz kalmak, seyretmek mümkün olmayınca bu gözaltılardan bizler de nasibimizi aldık. Gayrettepe’de iki gece “konaklamanın” ardından savcıyla hiç görüş(e)meden salıverildik. Serbest bırakılma 24 saat sonra yapılabilecekken savcının bir gece daha bizi içerde tutan keyfi tutumu da artık sıradanlaşan uygulamalardandı.

Havuz medyasındaki dalkavukların çanak tuttuğu ve muhalif geçinenlerin komplolar ürettiği, ”Açılışa az kala neden işçiler bunu yaptı?” diyerek işçilerin haklılığına gölge düşürme çabalarını mide bulantısıyla izledik. Bu tayfanın her zaman dikkatleri asıl suçlulardan başka yerlere çekerek iş cinayetlerinin tümünde işlevleri olduğunu düşünüyor ve iddia ediyorum. Bir de işçilerin taleplerinde somutlaşan esir kampı muamelesinden hiç söz etmeden havaalanına verilecek isme kilitlenmişler var. Hani havaalanının ismini Atatürk yapsalar memleket de, cumhuriyet de, laiklik de kurtulup huzura erecek hazretler! Şimdilerde bu koroya Barolar Birliği Başkanı şeflik ediyor! Valilik açıklaması da aynı bu yönde. Özetle işçilere “çalışın, ölün ama 29 Ekim’e yetiştirin” diyorlar. Ne valinin ne de havuzun patronlara dönüp bu işçilerin emeğinin karşılığı ücreti neden aylardır vermedin demeye niyetleri yok.

Kamuoyunun şimdilik hiç ilgilenmediği asıl sorun ise bir günde taşınacağıyla övünüp duran THY buradan operasyona başlayınca ortaya çıkacak. Günde 1500 uçağın iniş kalkış yaptığı bir merkez olarak çalışmaya başlayınca asıl kızılca kıyamet o zaman kopacak. Havacılık, “hele bir başlayalım kervan yolda düzülür!” denemeyecek bir alan. Bu plansız büyümelerin, hormonlu şişmelerin bedeli hep yerde ve havada kazalarla, insan hayatlarıyla ödendi, yüzlerce insan yaşamını kaybetti sakat kaldı. Isparta kazası, Amsterdam kazası birer iş cinayetiydi.

Havacılığın inşaat sektöründen farkı, iş cinayetlerinde hizmeti satın alanların etkilenmeleridir. Bina yapılırken yaşamını yitiren işçilerin satın alan ev sahiplerine bir etkisi olmamasına rağmen havacılıkta işçi kaza yaptığında, o hizmeti satın alan yolcunun da yaşamını yitirmesidir. Pilot, alt yapı eksiklikleri, yorgunluk, teknik yetersizlik, trafik vb nedenlerle kaza yapıp öldüğünde yolcular da onunla yaşamını yitirir. Binada oturanlar, iş cinayetinin bedeline karışmazlar ama havacılıkta bedel hep birlikte canla ödenir.

Havacılık en ileri teknoloji gerektiren dolayısıyla eğitim ve kamu adına denetime en üst düzeyde ihtiyaç duyulan bir alandır. O nedenle bu kafayla yönetilen bir ülkede inşaattan farklı sonuçlar beklemek fazla saflık olur. Adı Abdülhamit veya Atatürk olmuş kazalar açısından farketmez ama, 3. Havalimanı’nın daha çok cana mal olacağını söylemek kehanet değildir.

Gazete Karınca