Babamın Kanatları devletin kırık kanatlarına karşı – Fatma Karakuş Kaçmaz

2016’nın Aralık ayında vizyona giren, yönetmenliğini Kıvanç Sezer’in yaptığı Babamın Kanatları filmi, haklar anlamında kamu otoritesinin boşluğunu kendi kişisel çabalarıyla doldurmaya çalışan bir birey’in-işçinin mücadelesinin gözler önüne serildiği bir dram olarak karşımıza çıkar.

Biraz dikkatle bakıldığında örneklerine yanı başımızda bile rastlayabileceğimiz bir hikâyesi vardır, İbrahim Usta’nın. 54 yaşındadır, 40 yıldır inşaatlarda çalışmaktadır, kötü hastalığa yakalandığını öğrendiğinde malulen emekli olma isteğini bildirmek için gittiği Sosyal Güvenlik Kurumu’nda fark eder, yıllarca içinde olduğu ancak fark etmediği ya da hiç odaklanamadığı gerçeği: 40 yıldır çalışmaktadır, ilk sigorta girişi 10 yıl öncesindedir, sigorta yatan gün sayısı 1071’dir. 1071 gün, inşaat yapım sezonunun mevsim şartlarından dolayı 6 ay olduğu kabul edilse bile en az 7200 gün yatırılması gereken sigorta priminden (yatırılmayan) 6129 günün çalındığı anlamına gelmektedir. Ancak bu durum ne İbrahim Usta’nın, ne de Sosyal Güvenlik Kurumu’nun umurundadır. Çünkü malulen emekli olabilmek için prim yatırılması gereken gün sayısı sadece 1800’dür. İbrahim Usta’nın emekli olabilmesi için ya hasta haliyle eksik kalan kısmı-729 günü daha çalışması ya da 729 günün karşılığı olarak yedi bin dokuz yüz otuz iki TL’yi kuruma kendisinin ödemesi gerekmektedir.

Van depremi ardından konteynırda yaşamını sürdüren bir eş ve iki çocuk, sadece kendi evlerine geçebilmek için gereken (20 yıl vadeli aylık dört yüz TL) doksan altı bin TL’yi kazanmak üzere Adana’ya çalışmaya gelen kötü hastalığa yakalanmış bir inşaat ustası… Çalışması karşılığında ücretini alamayan, güvencesiz çalışan, iş güvenliği olmayan bir inşaat işçisi…

Devletin kanatları
Ülkemizde (de) işçi işveren ilişkileri iş hukuku aracılığı ile düzenlenmektedir. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” temel ilkesi ile piyasalar aslında çatır çatır işlemektedir. Ancak işçiler için çalışma koşullarının acımasızlığı – insani olmaktan çıkması, tarihsel süreç içerisinde ve günümüzde de piyasaya devlet müdahalesini zorunlu kılmıştır. İşçi ve işveren arasındaki çıkar çatışmasından ortaya çıkan dengesizlik, devletin işçi lehine taraf olması ile dengelenmekte; iş hukukunun varlığından da anlaşılacağı üzere devletin yasalarla ve sahip çıktığı sendikal haklarla işçi işveren ilişkisine müdahalesi söz konusu olmaktadır. İş hukukunun formel tarifi budur. İşçinin korunması ilkesi üzerine kendini inşa eden iş hukuku ile devlet adeta bütün işçileri kanatları altına toplamış, onları genelde piyasanın ama özelde işverenin acımasız rekabet koşullarına karşı koruması altına almıştır. O kanatlar ki gücünü ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) sözleşmelerinden, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi gibi Birleşmiş Milletler sözleşmelerinden, anayasadan, kanunlardan almaktadır. Yasayı uygulamanın yasayı çıkarmak kadar önemli olduğu toplumsal düzende uygulamada durum nasıldır? Hukuki çerçevesi böylece şekillendirilen çalışma hayatında İbrahim Usta’ların gerçeği nedir?

Başka bir hal çaresi yok mu?
“-…Yedi bin dokuz yüz otuz iki TL.

-Bunu ben mi ödeyeceğim? Hepsini mi? Bunun başka bir hal çaresi yok mu?

-Yok amca.”

Sosyal güvenlik kurumundan çıkmasıyla İbrahim Usta için arayış başlamıştır. Birikmiş parası olmaması bir yana parası da yoktur. İşverene kişisel ve ekonomik açıdan bağımlı olan işçi, tanımlanan işi gerçekleştirmesi karşılığında ücrete hak kazanır. İbrahim Usta çalışmaktadır, çalışmaya devam etmektedir ancak ücretini alamamaktadır. Oysaki ücret hakkı 4857 sayılı iş yasanın[1] da uğruna ayrı bir bölüm oluşturduğu temel bir haktır. Ve İbrahim Usta bu konuda yalnız da değildir. Diğer bir işçi Abdullah’ın,

“-…birlik olursak ne bu adam (patron-Levent) ne de taşeron (Resul) bize kimse bir şey yapamaz, ayrı ayrı olursak o kötü. Gidip konuşalım. Bu durumu düzeltin, yevmiyelerimizi adam gibi verin. Olur da düzeltmezseniz hep birlikte hem iş bırakma eylemi yaparız hem de gider sizi her tarafa yayın ederiz.”

şeklindeki arkadaşlarıyla birlik olma çağrısı, İbrahim Usta’nın yeğeni de olan Yusuf tarafından baltalanır. Bir patron uzantısı gibi çalışan işçi Yusuf, kendi işçiliğini unutmuştur. “Abdullah diye bir çocuk var, o hep milleti kışkırtıyor, ha beni biliyorsun… Benden söylemesi…” diyerek Resul’e (taşeron patronu) durumu aktarmıştır. Yevmiyelerini ödemek yerine sorunu en çok dillendireni ortadan kaldırmayı seçen Resul, bir gece yarısı Abdullah’ı işten çıkarır. İşten çıkarılmasının nedenlerinin haklılığı ya da haksızlığı[2] çıkan tartışmanın konusu bile olmamıştır:

“-Ben bilmem arkadaş, beni bu saatte işten çıkardıysan, paramı da nakit vereceksin!

-Yav kimsenin parası bende kalmamıştır?

-Allah Allah, ben o yüzden mi aylardır burada bedava çalışıyorum?…”

kavga uzar gider, ama sonuç değişmez. Resul hemen iki kişi daha bulmuştur[3], yetiştirilmek üzere İbrahim Usta’ya emanet etmiştir bile.

Kanatları olmayan bir işçi
Altı aya kadar işi bitirmek zorunda olan Resul, işin yetişmesine dair baskıyı her geçen gün artırmaktadır, Patron Levent’in kendisine yaptığı gibi. İşçilerin ücret alacağını dile getirdiği her durumda Patron Levent, Resul’ü; Resul de işçileri geçiştirmektedir. Çünkü işin ve kurumsal bir şirketin varlığını sürdürmesi, işçilerin refahından hatta hayatlarından çok daha önemlidir. Nitekim öyle de olmuştur:

İş güvenliğinin baret takmaya indirgendiği inşaat ortamında, yetkililerin 6331 sayılı İş Sağlığı ve İş Güvenliği Kanunu uygulamak için geldikleri denetimde amaca ulaşılmıştır. İşçilerin güvenliğinden öte işin güvenliği, kağıt üzerinde yapılan mükemmel planlamalarla, el birliği ile sağlanmaktadır. O heybetli-yüksek binalara yük taşıyan vinç bozulduğunda işçilerin çalışmaktan kaçınma hakkını kullanması mümkün değildir bile. Çünkü işin-inşaatın güvenli biçimde 6 aya kadar tamamlanması gerekmektedir. Çünkü kurumsal bir şirket olan Billur Köşk Konutları İnşaatçılığın söz verdiği zamanda bitirilmesinden daha önemli ve değerli hiçbir şey yoktur. Vincin tamirinin işin ehli tarafından değil de, bir işçi tarafından tesadüfen tamir edilmesinin bedelini ise aynı zamanda üniversite öğrencisi olan ama “kanatları olmayan bir işçi” düşerek, hayatıyla ödemek zorunda kalmıştır.

Patron Levent’e ve Resul’e Beykoz’daki yeni proje-villa inşaatları dışında yeni bir sorun daha çıkmıştır. Bu sorun, 2013 Kasım’ında teslim edilmek üzere dört yüz bin TL’den daha inşaatken satılıyor olan evlerin yapımında bedava çalışan işçilere ödenmesi gereken ücretler değildir elbette. Hem üstelik “Kur’an hakkı için, zamanı mıdır bunun?” Yüksekten düşerek ölen işçinin tazminatı sorunu. Zaten tazminat dışında vicdani ya da ahlaki bir sorumluluk sorunu olması pek de mümkün değildir. Tam da Resul’ün Yusuf’a söylediği gibi: “Bizim işimiz tehlikeli, ama birilerinin de bu işi yapması gerekiyor. Yani bizim işin şeyinde var bu, şeyinde, şeyinde var, bir şey diyordu o ya? Şeyinde var. Şeklinde var diyelim de neyse unuttum, hatırlamıyorum.” Patron Levent ve şirket avukatının aile yakınları ile bir kafede çay içerek yapılan ikna çalışmaları sonucunda, “yüz bin TL’ye patlasa da” ölen işçinin ailesiyle anlaşılarak bu sorun da taraflar arasında ama devletin uzağında ivedilikle halledilmiştir.

“Çalışanlarımız bizim için çok kıymetli”
İbrahim Usta hastalığından dolayı günlerini saymaktadır. Sekiz bin TL borç bulmak için çalmadığı kapı kalmayan İbrahim Usta için ölen işçinin ailesine verilen yüz bin TL bir umut olmuştur, bedeli kendi rızasıyla kanatlarını kökten kırmaktan geçse de. Öleceği söylenen İbrahim Usta’nın zamanı azalmaktadır. Emekliliği ile ölümü ardından ailesine eve geçebilecek bir miktar para bırakmak arasında tercihini yapmıştır.

Bu sefer kafede, Patron Levent ve şirket avukatının karşısında Yusuf ve Yengesi oturmaktadır. Kurumsal bir şirketin olmazsa olmazları Patron Levent’in ağzından dökülüverir:

“Bizim firmayı az çok biliyorsun. Çalışanlarımız bizim için çok kıymetli… Biz de kurumsal yapıda olduğumuz için güvenlik önlemlerine çok dikkat ediyoruz… Biz kimseyi açıkta bırakmayız, siz hiç merak etmeyin.”

İşçi değildir ancak işçilerin sahip olduğu yasal haklara onlardan daha çok hakim olan şirket avukatı, (bilgi güçtür ve bilgiden aldığı güçle) hukuki boyutu Yusuf’a şöylece özetleyiverir:

“…Ailenin firmaya dava açma hakkı vardır. Ancak ne yazık ki siz de biliyorsunuz hukuki işlemler uzun işlemlerdir. Bir de rahmetlinin yaşı, sağlık durumu göz önüne alındığında, davanın lehinize sonuçlanması zor gözüküyor. Ancak bu durumda dava hakkından feragat edip beni yetkili kıldığınız takdirde, firmanın belirlediği bir tazminatı size ödeyebileceğiz. Dava işlemlerine filan hiç gerek kalmadan hem de… Biliyorsunuz bu tip tazminat bedellerini yetkili iş mahkemeleri belirliyor. Biz de bu kriterlere vakıf olduğumuzdan, meblağ olabilecek en yüksek düzeyde, rahmetlinin ailesini mağdur etmeyecek şekilde belirlemeye çalıştık. Sözün özü yirmi bin TL.”

Kanatlı bir baba
Babamın Kanatları, işçi gerçeğinin, hikayenin yan unsurlarında bile (Yusuf’un kız arkadaşının haftalık iznini, 2 haftaya bir bazen onu da patronun keyfine göre alabilmesi ya da inşaat işçilerinin en büyük hayallerinin kendi inşa ettikleri o heybetli dairelerde oturmak olması gibi) derinlemesine işlendiği bir Türkiye fotoğrafı sunuyor. 5 yıl önce dört yüz bin TL’ye satılan o lüks dairelerin “kurumsal şirketlerce” nasıl yükseltildiğini; iş yasasında yer alan devletin işçiyi koruyan hukuk kurallarının uygulamada nasıl yerle bir edildiğini gözler önüne seriyor.

İbrahim Usta, yükseklerde (binalarda) çalıştığı için, kızının gözünde kanatlı bir baba. ‘Yüksekte de olsa babam bizi korur, kendini de’ der gibi. Tıpkı devletin kanatları benzetmesinde olduğu gibi… Yasalar aracılığı ile işçi ve işveren arasındaki güç asimetrisinde, ancak işçi lehine tavır alarak dengeyi sağlayan kanatlı-korumacı bir devlet. Ancak o yasa maddelerinin uygulamada da varlığını hissettirmesi gerekiyor ki hukuk devletinden-düzeninden söz edilebilsin. Aksi takdirde uygulamada karşılık bulamayan bir hukuk düzeni “bir olması gereken güzellemesi”nden öte geçemiyor. Bir iktidar aygıtı olarak devletin kanatları kırıldıktan sonra, bireysel olarak kırılan kanatlarla daha çok karşılaşmamız işten bile değil.

Dipnot:

[1] 4857 sayılı İş Kanunu, Madde 32-62.

[2] 4857 sayılı İş Kanunu, Madde 17-26.

[3] 4857 sayılı İş Kanunu, Madde 34: Ücreti ödeme gününden itibaren yirmi gün içinde mücbir bir neden dışında ödenmeyen işçi, iş görme borcunu yerine getirmekten kaçınabilir. Bu nedenle kişisel kararlarına dayanarak iş görme borcunu yerine getirmemeleri sayısal olarak toplu bir nitelik kazansa dahi grev olarak nitelendirilemez. Gününde ödenmeyen ücretler için mevduata uygulanan en yüksek faiz oranı uygulanır. Bu işçilerin bu nedenle iş akitleri çalışmadıkları için feshedilemez ve yerine yeni işçi alınamaz, bu işler başkalarına yaptırılamaz.

Sendika.Org