Madencilikte Yeni Proleterleşme Dalgası ve İmkânlar – İbrahim Sarıkaya

Maden işçileri Sanayi Devrimi’nin ardından 19.yüzyılda vites yükselten kapitalizmi –belki de- en iyi sembolize eden işçi grubudur. Bu, sadece kömüre yönelik talebin artmasıyla beraber maden işçilerinin sayısındaki artışla açıklanamaz. Maden işçilerini bir dönemin sembolü kılan asıl şey, dünyanın dört bir yanında içinde bulundukları koşullara karşı kendi mücadelelerinin deneyimini ortaklaştırarak bir sınıf hüviyeti kazanmaları olmuştur. 19. yüzyılın ortasından itibaren sosyalist mücadelenin maden havzalarında kazandığı gücü ve 1. Dünya Savaşı sırasında madencilerin – liman işçilerinin ve demiryolu işçilerinin beraber hareket ettiği durumda – belli bölgelerde savaşın gidişatında rol oynayacak kadar güçlenmesini ancak böyle bir arka planla açıklayabiliriz.


Grevdeki Madenciler (İngiltere, 1911)

2.Dünya Savaşı’nın ardından, Marshall Planı’yla Avrupa’yı yeniden yapılandıran ABD’nin önceliklerinden birinin işçi sınıfının belkemiği olan bu militan gücü yok etmek olduğu artık sır değil.[1] Bu niyetle Avrupa’ya yönelik yatırımlar kömür yerine petrol altyapısına öncelik veriyordu. Petrol altyapısının yaygınlaşmasıyla beraber ise Avrupa’da kömürün “altın çağı” kapandı.

Kömürden petrole geçiş enerji gibi stratejik bir sektörde işçi sınıfının belirleyici rolünü sınırlandırıyordu. Teknolojik gelişimin işçi sınıfının politik kapasitesini düşürdüğünü iddia eden teknolojik indirgemeciler ve 1980 sonrasında işçi sınıfı diye kolektif bir özne kalmadı diyerek post-endüstriyel toplumu vaftiz edenler Avrupamerkezcilik ile maluldü. Sömürgeci kibriyle hareket edenlere göre “Avrupa’da kömürün altın çağı kapandıysa, dünyada da er geç kapanacak”tı. Ne de olsa, son büyük madenci grevine kurşunu Thatcher sıkmış, “o işi bitirmişti…” Diğer ülkeler Avrupa tarihine bakarak kendi geleceklerini görebilirdi…


Maden Grevi (İngiltere, 1984)

Hiç de öyle olmadı… Dünya’da kömür üretimi de tüketimi de arttı. Üretimin coğrafyası[2] ve teknolojisi, üretim sürecinin örgütlenme biçimi ve maden işçilerinin kompozisyonu değişse de maden işçileri varlıklarını bugüne kadar sürdürdü ve bugün dünya işçi sınıfının en büyük parçalarından birini oluşturmaya devam ediyor, hem de mücadeleler ile dolu bir tarihten süzülen deneyimi heybesinde taşıyarak…

Türkiye Madenciliğinde Kırılma

Türkiye sermayesi 1980 sonrasında neoliberal düzene entegre olmaya çalışırken, sıra madenciliğin yeniden yapılandırılmasına geldiğinde karşılarında işçi sınıfının örgütlü bir kesimi olarak madencileri buldu. 19. Yüzyılın ortalarından itibaren proleterleşme dinamiğini deneyimleyen, kentli bir işçi sınıfının kendi örgütlenmelerini, kültürünü yarattığı Zonguldak Taşkömürü Havzası’nda madenciler, etkisi ancak 15-16 Haziran ile karşılaştırılabilecek bir eylemlilikle sermayenin ve devletin cepheden savaşını göğüsledi 1990-91’de. Havzanın özelleştirilmesini mücadeleleriyle engellediler.


Büyük Madenci Grevi (Zonguldak, 1990-91)

Fakat cephe savaşından mevzi savaşına[3] geçildiğinde işin rengi değişti. Havzayı özelleştiremeyen devlet bir yandan havzadaki kayıtlı işçi sayısını düşüren bir yandan da bir “arka kapıdan özelleştirme” tekniği olarak rödovans sözleşmesi ile üretim pratiğini yürürlüğe koyan hamlelerini yaptı. (Rödovans, bildiğimiz taşeron sisteminin maden literatüründeki karşılığıdır.) Bu noktalarda madenciler süreci sekteye uğratacak bir direniş pratiği örgütleyemedi. Sonrasında Zonguldak Taşkömürü Havzası büyük bir sanayisizleşme süreci yaşadı, kadrolu çalışan sayısı 1980 yılındakinin dörtte birine düştü. Emek yoğun üretim yapan havzada, haliyle üretim de düştü ve Osmanlı’dan beri ülkenin en büyük işçi havzalarından birinde kök salmış önemli bir kolektif direniş öznesi parçalandı, büyük bir yara aldı.

Yürürlüğe konulan rödovans sistemi, 2000’lerle beraber giderek artan oranda uygulanarak hem taşkömürü hem linyit havzalarında bir yeniden sanayileşme süreci başlattı. (Bu süreç hızla devam ediyor. Henüz geçtiğimiz ayın başında Soma’da iki büyük linyit sahası rödovans yoluyla İmbat Madencilik ve Koç Holding ile ilişkili Demir Export’a devredildi. Bu, bölgede tarımın çözülmesini müteakip proleterleşme sürecinin tüm hızıyla devam ettiğini gösteriyor.) Fakat bu yukarıda çizdiğimiz tabloda bir değişikliğe işaret ediyordu: KİT’te çalışan sendikalı kamu madencisinin yerini, taşeronda çalışan güvencesiz ve kaçak ocaklarda çalışan kayıtsız madenciler aldı. Var olan sendikal yapı kalan kadrolu işçiler ile güvencesiz ve kayıtsız işçileri ortak bir mücadele hattında örgütleyecek beceri ve esnekliği gösteremedi. Bunun sonucunda bugün, sektördeki sendikalaşma oranı %18 civarında. (Ocak 2018 rakamlarına göre toplam madenci sayısı 190 bin civarında iken bunların ancak 35 bini sendikalı.) Fakat var olan sendikalar da mücadeleci yapısını yitirmiş ve giderek bürokratikleşmiş vaziyette. Bugün Denfa ve Ermenek’te olduğu gibi işçilerin meşru-militan-fiili mücadele çizgisi sendikal mücadelenin önüne geçmiş durumda.

Kurucu Bir Emek Siyasetine Doğru

Şayet madenlerde yeni bir direniş dalgası olacaksa ve kadrolu işçiler ile güvencesiz ve kayıtsız işçileri ortak bir mücadele hattında birleştirebilen meşru-militan-fiili mücadele çizgisi bu dalgaya rengini verecekse, maden işçilerinin aşması gereken önemli bariyerler var.

Her şeyden önce, madenciliğin yeni proleterleşme dalgasında sosyalist örgütlenmelerin bir güç odağı oluşturamaması sonucu işçi kuşakları arası deneyim aktarımı yapılamamıştır. Bu anlamda, rödovans sadece üretim maliyetini düşürecek bir güvencesizleştirme tedbiri değil; sınıf mücadelesinin canlı yıllarında maden işçisi olanlarla, günümüz genç maden işçilerini mekansal olarak ayırıp, deneyim aktarımını erozyona uğratma stratejisidir de. Dolayısıyla mekansal olarak ayrışmış işyerlerine köprü olabilecek yeniden üretim alanlarında tamamlayıcı örgütlenmeler hayata geçirilmelidir.

Bu mekansal ayrıştırma stratejisine ek olarak işçiler üzerinde bir baskı ve disiplin mekanizması olarak dayıbaşılık sistemi işliyor. Zonguldak’ta kimi zaman taşeronun taşeronu olarak ama esasen Soma Havzası’nda enformel taşeron ağı dayıbaşılar maden hayatının önemli bir parçası. Dayıbaşı tabiri genel olarak büyük toprak sahipleri için mevsimlik tarım işçileri bulan kişiye verilen ad. Bu tabir, aynı zamanda madencilikte de kullanılıyor. Dayıbaşılar, kağıt üzerinde şirkette ustabaşı olarak çalışıyor. Bu dayıbaşılar kendi yerel/enformel bağlarını kullanarak şirketlere madenci buluyor. Bulduğu işçilerin üretim sürecindeki bütün sorumluluğu ve kontrolü bu dayıbaşılara ait. Dayıbaşılar bunun karşılığında -sözleşmede gözüken ustabaşı maaşına ek olarak şirketten para alıyor. Bu dayıbaşılar kağıt üzerinde gözükmeyen taşeronlar. Ton başına ücret sisteminin sağladığı baskı ve disiplin mekanizması bu dayıbaşılar üzerinden yürüyor. Sermayenin bu mikro-iktidar aygıtı aşağıdan bir basınçla kırılmadan, sermayenin işyerindeki anlık olaylar ve gündelik örgütlenme pratikleri üzerindeki nüfuzu geriletilemez.

Hem mekansal ayrıştırma stratejisini aşacak hem de farklı proterleşme örüntülerini kapsayacak ortak bir ihtiyaç hem de işçiler üzerindeki baskı ve disiplin mekanizmasının en çok somutlaştığı alan olarak işçi sağlığı mücadelesi madene temas eden herkesi kapsayan bir politik gündem olarak örgütlenmelidir. Bu biyopolitik direniş çizgisi, sermaye ve devlet ortaklığına karşı hem bir cephe hem bir mevzi savaşı oluşturacak imkanlar barındırıyor. Bu imkânlar kuvveden fiile çıkarsa madencilerin yerel, işkolu bazlı taleplerinin ötesine geçip bir sınıf siyasetinin dinamosu olması sağlanabilir.

Türkiye’nin ciddi bir ekonomik krize doğru gittiği sır aşikar. Sınıf mücadeleleri tarihi, iktisadi kriz süreçlerinde, sermaye ve devletin işçi sınıfının bütün kazanımlarına yönelik çok yönlü bir saldırı stratejisi geliştirmesinin örnekleriyle dolu. Fakat aynı tarih bu stratejiye karşı kendi örgütlenmelerine yaslanarak direnebilen unsurların krizin ardındaki süreçte politik kapasitelerini ciddi oranda arttırdığını gösteriyor. Şimdiden mevcut proleterleşme dinamiğinin beden, mekan ve zaman siyasetini örgütleyici bir akılla kavrayan ve yerine kurucu bir emek siyasetini üretim noktasının dışına da taşıyan bir pratiğe ihtiyacımız var.

Notlar:

[1] Bu konuda bkz. Timothy Mitchell, Karbon Demokrasi (Açılım Kitap, 2014).

[2] Sanayi üretiminin değişen küresel mekansal yapısı için bkz. Immanuel Ness, Güneyin İsyanı (Koç Üniversitesi, 2018).

[3] Cephe savaşı ve mevzi savaşını Gramsci’nin kullandığı anlamda kullanıyorum.. Cephe savaşıyla doğrudan topyekün ve anlık karşı karşıya gelişi, mevzi savaşı ile dolaylı, uzun erimli ve farklı düzeyleri kapsayacak biçimde cephe gerisini de mobilize eden taktik savaşı kastediyorum.

Geçinemiyoruz.Org